28 Şubat süreci yaşanırken siz öğrenciydiniz. İlk ne zaman ve nasıl problem yaşadınız, hatırlıyor musunuz?
Esasında önce şunu söyleyeyim, ben artık kişisel hikâye anlatmayı çok sevmiyorum. Çünkü tekil olayları unutsak da bizde acısı kaldı. Yara belki kapandı ama ona dair ya da benzer şeyler olduğunda bunu daha çok anlıyoruz. Mesela ben 28 Şubat’ta televizyonu açıp da yayınlanan belgeselleri izlemeye dayanamıyorum. Bugün bir şey var mı? Hayır, o günlerdeki ortamdan eser kalmadı. Ama yine de bizde onun acısı kaldı. O dönemde biz yapmamız gerekeni yaptık, bitti. Yani bizim neslimizin misyonu oydu. Ama şimdi yeni nesil için, belki bir daha tekerrür etmesin diye elzem olduğu için birazını anlatıyorum.
Ben öğrenciydim. Okula bir gün geldik ve ‘okulun kapısından giremezsiniz’ dediler. Herkes giriyordu ama biz kapıda kalıyorduk. Daha sonra biz de bunun kabul edilebilir bir şey olmadığını düşündüğümüz için eylemler yaptık. Bu eylemler çok uzun sürmedi. En fazla bir yıl dağınık bir şekilde devam etti. Bir yılın sonunda ise yasak uygulanmaya başladı kesin olarak. Ben o eylemler esnasında 4. sınıftım ve mezun olmayı başardım. Daha sonra da öğretmenliğe atamam olmuştu. Benimki biraz hızlı bir süreç olmuştu, mezun olduktan hemen sonra öğretmen olmam, acılı ve hızlı… İlk yılımda meslekten men edildim. Daha sonra 2006 yılında genel af ile tekrardan mesleğe döndüm.
“BİR GÜN ÖĞRETMENLİĞE GERİ DÖNECEĞİMİ HİÇ DÜŞÜNMEMİŞTİM”
Ben o gün meslekten men edilmiş ve okuldan ayrılırken, onca yıl üniversite okumuş ve dirsek çürütmüşken, atıldığımda ‘bir gün bunlar değişecek ve ben geri döneceğim’ diye düşünmedim açıkçası. Bunu düşünen arkadaşlar olmuş. Ben tamamen elimde var olanları kaybetmeyi göze alarak oradan ayrıldım. Ve benim gibi birçok insan… Bir günde sadece İstanbul’da 1300 kişi öğretmenlikten atıldı. Dolayısıyla bu neslin bizim duygularımızı anlaması için biraz da biz neden böyle bir şey yaptık, bunu düşünmeleri gerekir. Sonuçta mesleğinizi elinize alıp bugün çokça pompa edilen konforlu bir yaşama erişecekken tamamen işsiz güçsüz kalmayı ve işsiz güçsüz kalmakla beraber bir daha herhangi bir yerde çalışamayacağınızı bile bile bunu yapmak esasında bakarsanız hiç de kolay değil. Ama biz öncelikle üniversiteyi zaten Allah’ın dinine hizmet etmek için bir araç olarak görüyorduk. Yani iyi bir meslek, iyi para kazanmanın aracı olarak değil, donanımlarımızı artırmak ve bununla birlikte ümmete nasıl faydalı oluruz diye düşündük.Bugünün gencine anlatılması gereken en temel şey bu. Biz o dönem ne yaşadık, okula alınmadık bunlarında ötesinde yani. Çok trajik hikayeler elbette var. Ama dediğim gibi o bizim imtihanımızdı ve geçti. Belki 20 yıldır bunu tekrar ediyoruz. Artık bunun ötesine geçmemiz lazım.
Gençler demişken 28 Şubat sürecini yaşamayan bir nesil var. Onlara bu dönemi nasıl anlatırız ya da anlatıyorsunuz?
Bizi gençlere öncelikle şartları anlatamıyoruz. Mesela Eyüp İmam Hatip Lisesinde çocukları aldılar, dağın başında bıraktılar diye anlatıyorum öğrencilerime. Ama onlar bunu anlamıyorlar. Çünkü onlara göre çözüm çok basit. Çıkaracak telefonu ve ailesine konum atacak. Bu kadar basit görüyorlar. O yüzden bu meseleyi anlatırken öncelikle şu andaki yaşam standardının çok gerisinde olunduğu bir dönem olduğunu, ulaşım ve iletişim imkanının bu kadar gelişmemiş olduğunu anlatmak gerekiyor.
Bizim o dönem yaşadığımız zihinsel bir bariyer vardı. Bugünün nesli böyle bir bariyerle yetişmedi. Ben hep şunu örnek veriyorum. Bugün bir yere gittiğinizde ‘mescit nerede’diye sorabiliyorsunuz. Ben TRT 1’de Ömer Karaoğlu’nun ezgisi çalındığında ben oturup ağladım. Bu nasıl olabilir? Çünkü bunun yapılabilir olduğunu düşünemeyeceğimiz bir ortam içindeydik. Biz 28 Şubat döneminde bir otele gittik ve bizi otele almadılar. Şimdi bir gence bunu anlatmak bu açıdan zor. Ötekileştirilmiştik, dışlanmıştık ve aslında bütün düşünme biçimlerimiz de buna göre örgütlenmişti. Buna göre bir kompleks de gelişti. Gerçekten düşündüğümüz ve bakış açılarımızı rahatça ve özgürce ifade edemiyorduk. Bu etki yeni nesil üzerinde yok ama hala bizim jenerasyonun üzerinde hala etkisi var. Gerçekten fikrimizi açıklarken artık irtica damgası yemeyeceğimizi ya da gericilikle suçlanmayacağımızı bilsek de özgüvenle düşüncelerimizi ifade edemiyoruz. Bu oluşan kompleksten dolayı da kendimizi beğendirme çabamızın olduğunu düşünüyorum. Kültürel iktidar tartışmalarında aslında bizim mesafe kat edemememizin alt satırlarında böyle bir duygu var. Kendine özgü bir şey üretemiyorsun, çünkü kendine özgü yüksek sesle söyleyemiyorsun. Söyleyemiyorsun çünkü hala aslında kendini kabullendirme kaygısı var. ‘Bugün ne yapılabilir?’ sorusunun cevabı buradadır. Artık tek tek işte biz böyle okula alınmadık, böyle coplandık şeklinde –ki bunların hepsi yaşandı- anlatmaktan ziyade bunları artık bizim kültürel ürünlerle anlatmamız gerekiyor.
“DÖNEMİ ANLATAN KÜLTÜREL ÜRÜNLERİMİZ YOK”
İyi bir film yapılmalı, iyi bir roman yazılmalı. Bugünün gencine düşen belki bunları öğrenip ve buradan yola çıkıp ürünler ortaya koymak. Bizim neslimizin imtihanı orada o rüzgara karşı durmaktı ve ben inanıyorum ki durduk. Ama insan evi yanarken yangını tasvir edemeyebilir. Çünkü acı sendedir. Ya da bir yere çarparsak ama morlukları o esnada göremeyebilirsin ve sonradan görürsün. Bunları dışarıdan görüp tasvir edecek olanlar bu nesil. Daha dışarıdan bakıp ama olayın bir tarafı olup yeni neslin bunu yapabileceğini ve onların da imtihanının bu olduğunu düşünüyorum.
“CUMHURBAŞKANI MEYDANLARDA HAYKIRANA KADAR KİMSE BU KONUYU KONUŞMADI”
20 yıldan sonra bu kadar yılın bir muhasebesini yapan yok. Bu da bizim ayıbımız. Burada hiç kimse devleti suçlamasın. Çünkü Cumhurbaşkanı ‘28 Şubat’ta biz çok acılar çektik, yumruklarımızı sıka sıka sabrettik’ diyene kadar bir sürü STK da 28 Şubat dosyasını kapatmışlardı. Bunu konuşmuyorlardı. Artık bu konuda söyleyebilecekleri ve yapabilecekleri bir şey yoktu. Eylem yapılamıyor, yasak kaldırtılamıyordu. Yani bir yerde namusuna halel gelmiş vaziyetteydi. Bunun konuşulmasından rahatsız oluyorlardı. Biz konuşmak istediğimizde “yine mi o mevzu, dönüp dönüp bu konuya geliniyor” gibi sözler duyuyorduk. Ama ne zaman ki Cumhurbaşkanı bunu meydanlara çıkıp yüksek sesle dedi ki “başörtüsünü kamuda serbest bırakıyorum”, aslında ilmek ilmek ördüğü o şeyin, son noktasında gelmek istediği şeyin bu olduğunu gördük. Böylece bizim kendimize güvenimiz de tazelendi. Bizim de gönlümüzde ‘ne yapmaya çalışıyor, gerçekten samimi?’ diye çok sorumuz vardı. Ama ne zamanki çıkıp eyleme geçti, o zaman dedik ki ‘evet, gerçekten söylediği gibi dişlerini sıkıp sabretmiş’. Çünkü biz AK Parti iktidarında hemen ilk 10 yıl herhangi bir hak talebinde bulunamadık, bulunsak da karşılık bulamadık ve herhangi bir hak iadesi de alamadık. Ancak kendini güvende hissettikten sonra kamuda serbestliği sağladı. Ondan önce bir af geldi fakat kimsenin duymadığı ve yaygınlaşmayan bir af. Ben 2006’da gelen öğretmen affıyla ben geri döndüm. Onu mesela birçok insan duymamıştır. Ki zaten birçoğunu kapsamıyordu. Zaten başörtülüler için çıkarılmış da değildi, genel bir aftı. İşin kötü tarafı da tekrar okula gittiğinde başörtülü çalışabileceğinin garantisi yoktu. Bundan dolayı istifa etmek zorunda kalanlar oldu mesela.
“15 TEMMUZ’DA CANLARA KAST EDİLDİ, 28 ŞUBAT’TA RUHLARA”
10 yıl boyunca aslında bu sorunlara karşı bir çözüm sunuldu diyemeyiz. Ama 10 yılın sonunda arka arkaya yapılması gerekenler yapıldı. Eksikler tabi vardı. Çünkü biz buna post modern bir darbe diyoruz. En yakın 15 Temmuz’da gördük. Bir gecede yaşadığımız kayıpları düşünün… 28 Şubat ise daha uzun bir zamana yayılmış ama daha çok insanı kuşatan bir süreçti. Sonuçta biz Ankara ve İstanbul üzerinden şehitlerimizi konuşuyoruz. Birinde canlara kastedildi ve kan döküldü, öbüründe de ruhlarımıza, psikolojimize ve yaşam biçimimize kastedildi. Aslında canlı cenaze diyebileceğimiz bir şeye dönüştürüldük, kadınıyla ve erkeğiyle… Biz hep başörtüsü üzerinden konuşuyoruz ama nihayetinde askerler de, doktorlar da, avukatlar da, bir şekilde dindar olan, kendini dini kimlikle ifade eden herkes bu darbeden nasibini aldı. Bu sürecin bizlerde bıraktığı etki tamamen silinemez. Belki yüzde yüz bütün haklarımızı alamayacağız. Biz zaten direnirken ‘durun bakalım biz yarın geri döneceğiz, bütün haklarımızı da çatır çatır alacağız’ diye yapmadık. Bizim önceliğimiz ilahi rızaydı ve bu niyet hala baki.
İnsan hakları bağlamında, adaletin yerine gelmesi bağlamında biz tabii ki taleplerimizi dillendirmeye devam edeceğiz. Geride kalan bakiyenin de kapatılmasını devlet erkinden tabii ki bekliyoruz. Ama bazı şeyler de hiç kapatılamayacak. Mesela İmam Hatip mezunları kat sayı engeline takıldılar ve binlerce öğrenci mağdur oldu. Bu insanların ahı kalacak, o artık ilahi mahkemede görülecek… Bir yerden sonra devletin herkesin hayatını tamir etmesi mümkün değil. Ben hep şunu örnek veriyorum. O dönemde küçük yaşta hapishaneye girip de bütün gençliğini orada geçirenlerin gençliğini onlara geri veremezsiniz. Bursa İmam Hatip’te bacağını kaybeden Dilek’in bacağını geri veremezsiniz. Fotoğrafına peruklu montaj yaptırılması istenen kanser hastası, yaşlı kadın Medine Bircan hayatını kaybetti mesela. Şimdi onun hayatını geri vermeniz mümkün değil. Bize düşen artık bu saatten sonra kültürel ürünler ortaya koymak. Ben bunu hep söylüyorum. Hatta geçen yıl Fatma Betül Sayan’ın olduğu bir toplantıda bir sinema filmimiz olmadığından bahsettim, çok ilgilendiler. Ama bir sonuç çıkmadı. Bunu bir talep olarak da söylüyorum. Film yapan bir arkadaşımız vardı. Filmini yaptı, hazır fakat Kültür Bakanlığı tarafından desteklenmedi.
Neden destek yok?
Bunu Ankara’ya bakarak sormamız gerekiyor aslında. Sonuçta biz bu ülkede artık Cumhurbaşkanının samimiyetine, inancına, duruşuna inandık. Ben onun ‘bu meseleleri halledin’ dediğini çok yıllar önce duymuştum şifahen. Ve bunun için talimat veriyor fakat bu mesele aşağılara doğru geldikçe iş zorlaşıyor.
Geri alabildiğiniz haklarınız var mı çabalarınız karşısında?
Halihazırda alınamamış haklarımız var. Örneğin, ben öğretmenim ve belli yıllar arasında mesleğimden men edildim. Fakat ben bunu bir suçum olduğu için yapmadım, bir haksızlığa uğradım ve maddi-manevi zarar yaşadım. Biz bunu ilettiğimizde o dönemde Yusuf Tekin ilgilenmişti ve bize gerçekten bir kapı aralamıştı. Belli meselelerimizi çözdü ve bir alan açtı bize. Ama burada eksik kalan şeyler oldu. Emekliliğimizle ilgili SGK ödemelerini yaptı ama o yılları saymadı. Ben o zaman bunu çok da ciddiye almadım ama yaş ilerledikçe fark ettim ki 7 yıl daha çalışmam gerekiyor. Bunlar telafi edilebilirdi. Bunun hukuki zeminini yapacak olan devlettir. Bunu yapmalıydı diye düşünüyorum.
Dönemi anlamak açısından eksik gördüğünüz ne var, yapılabilir dediğiniz?
Yapılacak en önemli şeylerden biri istatistik çıkarmak. Bizim bir istatistiğimiz yok. Yani siyasi argüman olarak kullanıldığında başörtülüler ve cezaevindekiler hep söyleniyor ama somut bir veri ortaya koymak gerekiyor. Devlet bunun için bir komisyon kurabilir. Mesela üniversitelerden o tarihler arasında üniversiteden ayrılanlarınrakamları alınabilir. Men edilen değil, ayrılanların rakamı önemli. Çünkü bizi o dönemde okuldan atarlarken kapıdan sokmuyordu, sonra devamsızlıktan kaldı yazıyorlardı. Sanki ben kendi kendime öğretmenlikten ayrılmışım ya da okuluma gitmemişim gibi gösteriyorlardı. Bu yıllar belli. Bu sayıları aldığımızda gerçeğe yakın bir veriye ulaşmış oluruz. Bu bir eksik olarak duruyor şu an. Ne kadar hızlı bir şekilde ciddiyetine varılırsa o kadar iyi olur. Çünkü zaman ilerledikçe bu eksiğin tamamlanma imkanı azalmış olacak.
Bana düşen görev bu süreci doğru bir şekilde bu süreci anlatmaktır. Keşke yazan çizen olsa bu dönemleri… O dönemi yaşayan kişiler veri tabanı oluşturabilir, yazmak isteyen de bu veri tabanına bakıp yazabilir. Artık bunu yaptığınızda dışlanacağınız bir ortamda yok. Hatta iyi bir iş ortaya çıkarırsanız takdir bile edilebilirsiniz. Oysa 2006’ya kadar bu konu konuşulmuyordu. Ama Cumhurbaşkanının söylediklerinden sonra iş değişti. Mesela belediyeler yarışmalar açtı ve bunu bir şekilde gündeme getirdi. Ya da artık 28 Şubat’ta ne olduğunun programı yapılıyor. Ama insaf her şeyi de Cumhurbaşkanından beklemeyin ve her şeyi ödüllendirileceğim mantığıyla da yapmayın. Bu sizin derdiniz, davanız, sizin tarihiniz. Bu tarihe sahip çıkın, hep beraber sahip çıkalım.
Dönemin 'cemaat' diye adlandırılan FETÖ yapılanması mensuplarının 'başörtüsü furuattır' inancıyla başlarını açtıkları ve imza kampanyalarına katılmadığı biliniyor. Siz karşılaştınız mı bu tarz kişilerle? Neler yaptılar?
İmza kampanyalarına katılmama çok hafif bir tabir olarak kalır onların o gün yaptıkları karşısında. Biz niyet etmişiz, bu konuda kararlı bir şekilde duracağız, eylem yapacağız, gündeme getireceğiz diye. ‘Hepimiz okuldan çıkarsak okulda kimi okutacaklar’ diye düşünüyorduk. Boykot yaparak üniversiteye geri girme ihtimalimiz artar diye düşünüyorduk. Fakat daha ilk gün bunların hepsi gelip başlarını açtılar. Üstelik normal şartlarda başı açık olan arkadaşlar bile destek verirken onlar bizim yanımızdan geçip okula girdiler, sınıflara oturdular. Biz onları ‘arkadaşlar bakın boykot var, eylem yapıyoruz’ diye davet ettiğimizde de inanın, sınıfta mıh gibi oturan onlardı.
“FETÖ’CÜLER BİZ GELECEK NESİLLER İÇİN YANACAĞIZ AMA SİZ BAŞINIZI AÇMAYARAK KOLAY OLANI SEÇİYORSUNUZ DİYEREK BAŞLARINI AÇTILAR”
Bize o zaman ‘biz cennetle cehennem arasında bir köprüyüz. Biz yanacağız ama nesiller bizim üzerimizden basarak geçecekler’ dediler. Yani diyorlardı ki ‘biz başımızı açarak zor bir şey yapıyoruz. Ama siz başınızı kapatarak kolayı seçiyorsunuz. Siz kolayından başınızı açmadan cenneti bekliyorsunuz. Ama biz yeni nesiller için yanmayı göze alıyoruz’. Esasında o zaman bile onların aslında akıl dışı diyebileceğim bir tutumları vardı. Kim ne olursa olsun yanmayı tercih edebilir ki yani… Allah’ın azabı hafife alınabilecek bir şey midir k bu sözü edebildiler?
O dönemde bunları dile getirdiniz mi?
Ama biz o dönemde bunu çok gündemleştirmiyorduk. ‘Başörtüsü furuattır’ dediğini biliyoruz, eylemlerimizin onun söylemleri nedeniyle sekteye uğradığını biliyoruz.
Madem bunu gördünüz neden onlarla yüksek sesle kavga etmediniz diye sorarsanız, biz aslında onlarla hiçbir zaman iç içe girmedik. Onlarla hep kesişmeyen kümeler gibiydik. Fakat biz onları gündeme getirip onlarla ilgili –yine söylüyorduk, hiç söylemiyorduk dersek yanlış olur ama- yüksek sesle cümle kurmamamızın nedeni kadınla ilgili hassas bir konu olmasındandır. Bir de anne-babasının baskısıyla kapandığı için ya da geleceğinde yapmak iş için başını açanlar da oldu, üzerine peruk takanlar da oldu. Biz hemcinslerimizle birbirimizi incitmek istemedik. Bundan dolayı bunu çok yüksek sesle gündeme getirmedik. Elbette mücadeleyi artırmak adına çağrılar yaptık. Ama direk hedef alıp yapmadık.
Ben de bunu özellikle İkna Odaları kitabımda öne çıkartmak istedim. Kişisel olarak tercihim olmamasına rağmen hep başını açanlarla görüştüm kitap için. Amacım hedefi şaşırmamaktı. Ona da, bana da bunu yaptıran hepimize düşman olan bir güçtü ve bizim de bakışımızı o güce çevirmemiz gerekiyordu. O gücün yaptıklarını ortaya dökelim, onu tartışalım. Bu yüzden de İkna Odaları’nda bütün tecrübeleri anlamaya çalıştım. 28 Şubat Sürgünleri kitabımda da aynı bakış açısıyla devam ettim.
Hani hep deniyor ya ‘kadrolaşma’ diye, FETÖ’nün her tarafı tuttukları söyleniyor falan, evet işte o gün bizler bedel ödeyip dışarıda kaldığımızda onlar her kılığa girip herkesle bir olup elastan bir tutum içinde olduklarından 15 Temmuz’un da zeminini hazırlamış oldular.
Şöyle bir okuma yapmayı da ihmal etmemek lazım. Evet, onlar 28 Şubat’ta sistemin damarlarına sızmayı başardılar ama 15 Temmuz’da da halk ‘biz tekrar 28 Şubat günlerine dönmek istemiyoruz, kimseye pabuç bırakmayız, biz aynı psikolojik dışlanmayı da istemiyoruz’ dedi. O gün bilinçaltımızda ayağa kalkan düşüncenin önemli bir yer tuttuğunu düşünüyorum.
Darbelerden yılmış bir millet var çünkü…
Var tabi. Ama biz bir de 28 Şubat’ı ciğerlerimize kadar hissettik. Herhangi bir devlet kurumuna girerken herkesin üzerinde bir tedirginlik olduğunu düşünüyorum. Ben ilk dönem üniversiteme girerken, yasak kalkmış ve aradan yıllar geçmiş olmasına rağmen, titrediğimi çok iyi hatırlıyorum. ‘Biri şimdi beni durduracak’ düşüncesi vardı. Ben zaten çok uzun yıllar İstanbul Üniversitesi’nin önünden geçerken en ufak bir ses duyduğumda ‘yine polis mi kovalıyor, yine bize bir şey mi olacak’düşünceleriyle panik ataklar geçirdiğimi hatırlıyorum. Bunu aşmamız çok kolay olmadı yani… Bunun izleri bizim çocuklarımızda olmasın diye uğraşıyoruz şimdi.
İnancınız yüzünden kendi memleketinizde bazı kesimler tarafından böyle bir haksızlığa maruz kaldınız. Bu kesinlikle çok ağır bir sınav olmalı. Üstesinden nasıl geldiniz? Bu cehaletle savaşma gücünü psikolojik olarak nereden buldunuz?
Tabi o dönem çok söylendi “psikolojik sorunlar yaşadılar” diye… Ben kendimin böyle bir problem yaşamadığını zannediyorum. Ama ‘ben hiçbir şey hissetmedim, ben bu süreçten demir gibi çıktım’ demek de insani bir şey değil. Biz çamurdan yaratıldık, beton değiliz. O yaşadıklarımızı iliklerimize kadar hissettik. Ama biz her zaman kalbimize ve aklımıza ‘Sen neden örtündün? Sen Allah’ın rızasını gözettiğin için örtündün ve şu anda senden Allah’ın dinine karşı savaş açmış insanlar bundan vazgeçmeni istiyor. Sen hangi tarafta durmayı seçeceksin?’ sorularını sorduk Benim kendi kendime verdiğim telkinler bunlardı. Ayrıca kendime şunu da çok söyledim ve bence bu psikolojik sorunu aşmada çok önemliydi: ‘Bu insanlar kişi olarak sana düşman değiller. Bu insanlar aslında senin inandığın değerlere savaş açmış ve senin inandığın değerlerin sahibi Allah, onu koruyacak olan da Allah.’ Dolayısıyla ben sabredersem Allah bana kapı açacaktı. Tabi ben o kapıyı hiçbir zaman tekrar devlet kapısı diye düşünmedim. Ama bir kapı açacağına hep inandım.
Biraz umutsuzluk da vardı diyebilir miyiz?
Tabi diyebiliriz. Çünkü reel şartlar zaten onu gösteriyordu. Nüfus cüzdanlarımıza artık ‘başörtülü fotoğraf dahi koyamayacaksınız’ deniyor, ‘pasaport alamayacaksınız’ deniyor, evinize baskınlar oluyor, DGM’de yargılanıyorsunuz. Duygu, düşünce ve inancınızı hiçbir şekilde yaşayamayacağınız bir şeye doğru gidiyor ülke hızla… Belki evin dışında namaz kılamayacaksın, belki camiler kapatılacak. Yani Türkiye yakın geçmişte de benzer şeyleri yaşamış ve biz de onları okuyarak büyüdük. O zaman yaşanmış ve bir daha olabilir düşüncesi vardı. Dolayısıyla evet ben şartların böyle evirileceğini düşünmüyordum. Bence birçok insan benim gibi düşünüyordu… Yaşadığımız birçok şeyin temelinde de bu şaşkınlık ve hazır olmamışlık var belki.
O günlerden baktığımızda kimse AK Parti’nin bu başarısını beklemiyordu. Çünkü nihayetinde iyi kötü iktidara taşınmış bir parti herkesin gönlünü serinletecek güçte değildi. Bugünkü imkanlar çok daha farklı. Bugünkü imkanların korunmasının önemli olduğunu düşünüyorum.
“BU EV BİZİMMİŞ… OYSA AK PARTİ’DEN ÖNCE BİZ EVİN BAHÇESİNDE EVE BOYNUNU BÜKÜP BAKANLARDIK”
Bu ev bizimmiş. Bizim olduğunu şu anda daha iyi biliyoruz. Eğer kir pas varsa elime bezi alıp temizleme sorumluluğu benimdir diye düşünüyorum. AK Parti’nin iktidarından önce bize hissettirilen şey evin bahçesinde boyun büküp eve bakanlar olduğumuzdu. Şimdi onların bizi hazmedememesinin sebebi de belki bu. O sana böyle bakıyordu, sen şimdi gelmişsin evin sahibisin ve kararlar verebiliyorsun. Dolayısıyla onların hazımsızlığı ve bizim psikolojimizi metaforik olarak bu şekilde anlatabilirim. Bir de gençler bu evin artık her şeyinin tamam olduğunu, şimdi ise sıranın tablomuzuasacağımıza geldiğini anlaması gerekiyor. Gençler belki tabloyu beğenmiyor, zevksiz buluyor ama buyur o zaman bunu daha iyi hale getir. Çünkü önceden bu ev de yoktu. Oysa bu ülke, bu devlet bizim. Dolayısıyla gençlerimiz bu bayrağı ellerine almalı diye düşünüyorum…
Evet, Cumhurbaşkanımız da çoğu zaman söylüyor zaten “gençlerimiz bunu bilmiyorlar, gençlerimize bunu anlatalım”…
Evet, ama yine söylüyorum bizim görevimizanlatmak, aktarmak ama ben 15 Temmuz’da şunu gördüm biz değişik bir milletiz ve potansiyelimiz zor zamanlarda ortaya çıkıyor. Gençlerle ilgili bütün ümitsizlik söylemlerini 15 Temmuz çökertti. Dolayısıyla ben hakikaten ümitliyim. Çünkü ben bu konuyla alakalı gençlerle yaptığımız sohbetlerde bana gelen sorular üzerinden bir okuma yapıyorum. 15 Temmuz’a kadar geleceğe dair pek fazla umutları yok. Biraz daha geçtikten sonra daha özgüven tazelenmiş ve bir daha darbe asla olmaz düşüncesi hakimdi. 15 Temmuz yaşandıktan sonra ‘şimdi biz ne yapmalıyız’a döndü düşünceler. Çünkü olabilirliğini, ihtimalini gördüler… O yüzdende ben ümitliyim gençlerden. Hatta hiç sevmediğim bir soru olmasına rağmen gençler sürekli ‘siz mücadele verdiniz, bizleri beğeniyor musunuz, bizim tesettürümüz düzgün mü?’ diyorlar. Orada durmaya çalışan çocuklar var mesela. Tesettürü moda algına karıştırmadan yaşamlaştırmaya çalışan.
Bir de gençlerle ilgili yapılan olumsuz söylemin nedeni şu: Biz eskiden beş kişiydik diyelim. Bu beşten bir tanesi ‘artık bu şekilde yaşamak istemiyorum’ diyordu. Bu göze görünmüyordu. Zaten azdık. Ama şimdi sayı fazla. Dolayısıyla bunlar arasında ‘artık daha farklı kararlar verdim’ diyenler var ve bu da yüksek bir oranmış gibi görünüyor. Ben bu sayının çok olduğunu düşünmüyorum. Bunun normal olduğunu da düşünüyorum. Çünkü bu da hayatın bir parçası.Herkes hayatını başladığı kararlarla sonlandırmak zorunda değil. Allah bu hakkı veriyorken biz bir şey diyemeyiz. Aksi olması için çaba sarf edebiliriz. Ama ‘biz onca mücadele verdik acı çektik, yazık size’ demiyorum asla.
Dava ve mahkeme süreçleri nasıl işledi? Hak yerini buldu diyebilir miyiz?
Özellikle öğretmen arkadaşlarımızla 28 Şubat Öğretmenleri diye bir platform kurduk. Buradan haklarımızı aramaya çalıştık. O esnada da dava süreci başladı. Biz de bu davayı takip ettik. ASDER ve 28 Şubat Öğretmenleri çevresinde başörtüsü mağduru öğretmenlerle davayı takip etmeye çalıştık. Dava uzun sürdü. Sonuçtan da herkes memnun ayrılmadı. Biz bunu beklemiyorduk. Sonuçta çok fazla insanı etkileyen ve çok geniş katmanlı bir şeydi ve daha fazla ceza bekliyorduk. Bir de sadece askeri değil, medya ve yargı ayaklarına da sıçraması gerekiyordu. Ama bu dava başladığından itibaren Türkiye’de hep ekstrem süreçler oldu. Tam biz yüksek sesle dava ile ilgili bir şeyler söyleyeceğiz tam o esnada daha can yakıcı olaylar olduğu için dava bu olayların gölgesinde ilerledi. İkincisi sonucun kötünün iyi olduğunu düşünüyorum.
“O SANDALYELERDE OTURANLAR HALKI VE BİZİ KÜÇÜMSER TAVIRLARDAYDILAR”
Biz o davayı takip ederken bütün Türkiye’deki STK’lar ya da öğrencilerle ilgilenenler hiçbir şey anlatmasalar da sadece çocukları getirip dava izletsinler istedik. Çünkü orada bizim hayatımızla alakalı kararların alınmasına neden olan bu askeri kanat hala 28 Şubat kafasıyla düşünüyordu ve oradaki tavırları da öyleydi. Sizi sürekli küçümseyen tavırlardaydılar ve ‘ne cüretle gelip hesap soruyorsunuz’ havalarındaydılar. Ama bence onların o sandalyelerde oturtulmaları Türkiye tarihi açısından,28 Şubat’ın ilk günlerinin karanlık tablosuyla beraber düşündüğümüzde, elbette ki iyi bir yer, iyi bir mesafe kat edildi.
Verilen cezaları da aynı şekilde düşünebiliriz. Çünkü ben oradaki havaya bakarak açıkçası şöyle düşünüyordum: Buradan hiç ceza da çıkmayabilir! Ama en azından bu cezalar verildi… Bunu eleştirenleri de biraz pervasız buluyorum. Çünkü biz o güne kadar bu davaya sahip çıkılması için çok uğraştık. İzin alıp gelenler, çocuklarını bırakıp gelenler vardı ve kadınlar çoğunluktaydı. Tabii ki insanların oraya gitmesiyle davanın sonucu şekillenemez. Ama birçok STK katılım sağlayabilirdi davalara. 28 Şubat mahkeme süreci gerçekten çok önemli bir dersti, çok iyi bir okuldu. Bu açıdan sonucun en azından var olan çabalarımızın yanında iyi olduğunu söyleyebiliriz. Buna da şükür.Biz aramızda dönüşümlü olarak davaya gitmeye çalışıyorduk. Salonu boş bırakmamalıyız diye… Bu gene bizim omuzlarımızda bir yüktü. Bu işin en çok acısını çekmiş askerler otobüs tuttu, Eğitim BİRSEN başörtülü öğretmenlerin yanında mücadele ettiği için onlar geldi. Bak, bu insanlar o sandalyede oturuyorlar, gel ve gözlerinin içine bakmasını sağla. ‘Siz benim hayatımı elimden aldınız’ de. Biz çok üzülüyorduk neden kimse gelmiyor diye… Bu bizim derdimiz çünkü, biz bu kavgada dayak yedik.
Medyanın rolü neydi bu süreçte?
Ben bu konuyu anlatmak için sunum yaparken muhakkak o dönemin manşetlerini gösteriyorum, özellikle öğrencilerime. Çünkü o dönemin gazete manşetleri demek bugün Twitter da en zirve konu olmak demek. O gece evlerimizde konuşulan şey o manşetlerdi. Bunlara bakılırsa neden bizim öyle hissettiğimize, neden bir yere girerken tedirgin olduğumuza, bize toplumda tehlikeli gözüyle bakılmasını sağlamaya çalışan bakış açısına tanık olursunuz. Asıl konuşulması gereken neden bu medya ayağının yargılanmadığıdır. Mesela neden Nur Serter yargılanmadı?
Nur Serter elinde kasetler olduğunu söylemişti. Ne oldu onlar?
Hiçbir şey olmadı. Takipsizlik kararı verildi, bir arkadaşımız davacı olduğu halde. Biz zaten oradan bir şey beklemiyoruz. Altından süper mucizevi bir şey çıkacak diye bir beklentimiz yok. Bence o kasetlerde zaten çok ciddi bir şey yok. Olsaydı, Nur Serter onları o gün on kere çıkartırdı. Çünkü zaten o gün bunu yapmak istiyordu. Kendisi o zaman ikna odalarını ilk önce reddetti, ‘sadece çay içiyoruz’ gibi bir şeyler söyledi, sonra da‘öğrencimiz gelmiştir, haklarını söylemek içinodaya aldık ve ne söylediğimizi de teyit etmek için kameraya çektik’ifadelerini kullandı. Biz zaten ne kadar iddia etsek de ispat edemiyorduk. Kendi teyit ettiği için ispatı olmuş oldu. Fakat biz devlete‘onları alacaksınız, bizim dünyamız değişecek’ demiyoruz ki… Sembolik olarak bunu yapmalıydı. Çünkü bu devlete ait bir evraktır ve saklanması yasaktır. En azından psikolojik olarak iyi hissetmemiz için bunun yapılması gerekiyordu.
“BEN BUGÜNÜN GENÇLERİ ADINA MUTLUYUM VE ONLARDAN UMUTLUYUM…”
Bu dönemin tanıkları olarak artık birçoğumuzun yaşları ilerledi. Bizim dahi ateşli bir şekilde isteğimiz kalmadı. Duygunuz kalıyor ama ilk canınızın yandığı şiddette değil… Bugünün gençleri adına mutluyum. Onlar çok şanslı. En azından ‘başımda örtü var ben ne olacağım’ kaygısıyla değil, ‘ben bu dünyayı nasıl yaşamak istiyorum ve ne yapmak istiyorum, yeteneklerim neler’ sorularıyla ilerleyebiliyorlar. Bu şanslarının kıymetini bilmeliler. Tek kaygımız onu kaybedecek zayıflıkta olmamaları. Sürekli bir teyakkuzda yaşama hali değil beklediğimiz. Çünkü onu biz yaşadık zaten. Ama bilsinler ki çok yakında böyle bir tarih yaşandı, değerlerine sahip çıksınlar.
Nesli ÖZKAY / gunes.com