Özel Haber | Detay Haber | Editör Notları | göreceYORUM |

Press Medya

Press Medya Haber Portalı

  • Eylemi DHKP-C yaptı Eylemi DHKP-C yaptı
    Dolmabahçe Sarayı'na yapılan saldırıyı gerçekleştiren kişi DHKP-C üyesi çıktı. Saldırgan daha önce örgüt üyeliğinden...
  • Kadirov şaşırtmadı: Tek liderimiz Putin! Kadirov şaşırtmadı: Tek liderimiz Putin!
    Rusya'da yayın yapan bir televizyon kanalına röportaj veren Kadirov'un yeni açıklamaları onu tanıyanları hiç...
  • Taliban: NATO'yu yendik Taliban: NATO'yu yendik
    NATO'nun Afganistan'dan çekilmesinden sonra Taliban,"işgal güçlerini ülkemizden kovduk" açıklaması yaptı
  • CIA Türkiye'de işkence yaptı CIA Türkiye'de işkence yaptı
    CIA elemanlrının El Kaide ve diğer İslamcı savaşçıları Türkiye'de sorguladıkları ve Türkiye'deki "kara bölge" denilen...
  • ABD siber saldırı başlattı ABD siber saldırı başlattı
    ABD Başkanı Barack Obama, cuma günü Sony'ye siber saldırı nedeniyle Kuzey Kore'ye karşı "orantılı ve zamanını...
Son Dakika

09:45, 26 Aralık 2014 Cuma

Destek bildirisini İslamcılar tartışıyor

Hükümet'in Paralel Örgüt'le girdiği savaşa destek vermek için muhafazakar ve islamcı çevrelerin hazırladığı ve 150 kurum tarafından imzalanan bildiriye imza atmayan Özgür-Der'den Hamza Türkmen bir açıklama yayınladı




Ortak bildiriye imza atmayan Özgür-Der, AKV ve Medeniyet Vakfı'nın bu yaklaşımını izah etmeye çalışan Özgür-Der Yönetim Kurulu üyesi Hamza Türkmen'in yazısı şöyle:

Dün gazetelerde (25 Aralık 2014) "vesayete, karanlık suç örgütlenmelerine, tüm darbe girişimlerine" karşı kaleme alınan bir kararlılık bildirisi yer aldı. Bir sayfalık bu ilan tarzındaki bildiride Milli İrade Platformu şemsiyesi altında 150 kuruluşun ismi bulunuyordu. Bu kuruluşların bazısı meslek bazıları da cemaat kuruluşları.

Türkiye adıyla onay alan ve biçimlendirilen bu ülke ve toplumsal mirası, 1923 Lozan Vesayet Anlaşması'ndan bu yana sürekli tarihi ve İslami kimliğinden yabancılaştırılmaya çalışıldı. Uluslararası egemenlerden icazet alan Garpzede elitler sürekli Merkez'i oluşturdu. Kimlikleri sindirilen ve Batılı değerler istikametinde transformasyona uğratılmaya çalışılan kitleler ise Çevre'yi ifade etti. Ama maalesef ki Tevhidi diriliğini tarihi süreç içinde kaybeden toplumsal geleneğimiz cumhuriyet, şeyhlik, krallık, şahlık formlarıyla tüm ümmet coğrafyasında kuşatıldı. Bu arada sömürüye müsait hale getirilenler de asimilasyona uğrayanlar da oldu. Türkiye'de varlığını korumak ve kimliğini yenileyebilmek için ülkenin hukukileşmesi için çalışan Çevre genellikle 1945'te Milli Kalkınma Partisi ile; sonra Demokrat ve daha sonra da Adalet Partisi içinde; 1970'ten itibaren Milli Nizam Partisi ve ardıllarıyla; 2002'den bu yana da AK Parti ile yürüyerek reel politika içinde hukuka, düşüncelere ve geleceğine özgürlük alanları açmak istedi. Bu yürüyüş içinde yer alan İslami kesimler ıslah önderliğinin yoksunluğunda birçok metodik tartışmalar yapsalar da; hiç biri Çevre ve ümmet coğrafyası lehine elde edilen maddi, hukuki, sosyal ve yasal kazanımlara "bane ne" demedi. Son dönemlere kadar AK Parti kimliğinin "ne'liği" tartışmaları sürse de, bu kadronun iktidar olduğu Hükümet süreçlerinde Çevre hak ve özgürlükler açısından en imkanlı günlerini yaşadı. Özellikle 2007 sonrasında artan oranlarda AK Parti Hükümeti, Çevre'ye ve çevre sorunlarına olduğu kadar; hak, adalet ve özgürlük mücadelesi veren ümmet coğrafyasının öznelerine de el uzattı. Ancak Türkiye bir NATO ülkesiydi ve Anglo-Sakson bir eksende yürümek noktasında icazet almıştı. Ülke üzerindeki küresel vesayeti sınırlandıracak, elitlerin vesayetini geriletecek teşebbüsler önemli tepkiler alsa ve şüpheleri celbetse de, AK Parti kendini oluşturan bileşenlerle gerektiğinde liberal, gerektiğinde "Ilımlı dindar", gerektiğinde medeniyetlerarası diyalogcu, gerektiğinde G 20'ler çizgisinde Batı'ya uç gelmeyen görüntüler verdi. Ancak kendisini taşıyan Çevre'nin istemleri karşısında demokrasinin gereklerine hep uydu ve ön açmaya çalıştı.

AK Parti kendi kombinezasyonu içinde Kemalist-Batıcı derin yapının sivil-asker bürokratik vesayetini geriletme imkanını yakaladı. Çevre, TC'nin kuruluşundan beri ötelenmiş Müslüman kitleler, ana dili yasaklanan Kürtler ve kıyıma uğratılmış veya Kemalizmin alt kimliğine indirgenmiş Aleviler, bir de Romanlar gibi daha küçük gruplardan oluşuyordu. Bu süreçte dayanılan en büyük kesim olan Müslümanlar, ancak Ant ritüeli veya Milli Güvenlik dersi gibi dayatmaların iptalinden, başörtüsü ve İHO yasaklarından kurtulmalarından ve "One Minute" çıkışı gibi elleri birbirinden koparılmış kardeşlerine yönelinmesinden sonra bu ülkede eşit vatandaş olabileceklerini hissetmişlerdi. Ancak AK Parti'nin olumlu uygulamalarını destekleyen Müslüman bileşenler arasında yer alan Fethullah Gülen'i rehber edinmiş olan Hizmet Hareketi, kazanımların paylaşımına da razı olmadı, Çevre ve ümmet adına oluşturulan imkan ve özgürlüklerden de rahatsız oldu.

Daha sonra öğrendik ki bu camia yerel sistem içinde liberalizme ayak uyduramayan unsurları tasfiye edip, küresel sistemle birlikte rol almak ve Türkiye inisiyatifini ele geçirmek istemektedir. Bu istikameti için küresel kapitalizmin ABD'deki, AB ve İsrail'deki kontrol üstleriyle birlikte çalışmak istemektedir. Artık Gülen Cemaati'nin üst kademesi tercihte bulundukları stratejilerine engel çıkartacak bütün unsurlarla, İslami çevre ve cemaatlerle hatta AK Parti yöneticileriyle çatışmayı göze almıştır. İşte Cemaat'in bu pragmatik ve ABD'nin "Ilımlı İslam" tasarımlarıyla paralelleşen yaklaşımları, hedeflerine uymak için kendilerini bir nevi Gülenist çeteler veya küresel mafya örgütü haline getirdi.

Bu küresel mafya tarzı örgüt destek aldığı ABDli, ABli, Siyonist güç lobilerinin desteği ile, eğitim kanallarıyla elde ettiği dindar gençliği adeta mehdici-keşifci telakkilerle, sudur felsefesinin argümanlarıyla efsunlayarak Hasan Sabbah'ın fedailerinden daha vuruşkan hale getirdi. Peşinden ümmet ruhu ve bilinciyle çatışan birçok münker politikaya Allah adını karıştırarak imza attı. Yani Ergenekon ve Balyoz Davaları ile tasfiye edilecek birçok sivil ve asker bürokratın yerine sadece kendi kadrolarını getireceklerdi. Ve inisiyatif aldıkları devlet gücü ile AK Parti gibi Çevre'ye ve ümmet coğrafyasına dönük değil, küresel kapitalizmin menfaatleriyle uyumu yakalamaya çalışan bir icraat oluşturacaklar ve böylece küresel bir güç haline geleceklerdi. Böylece özerkleşme eğilimindeki yerel iktidarı ve Müslümanları bir kez daha mağduriyete uğratarak yeni bir vesayet türü oluşturacaklardı.

Tüm bu süreç ve inisiyatif mücadelesi için Türkiye'deki idari inisiyatifi sinsi ilişkilerden mafya tipi kumpas, şantaj, tehdit ve iftira eylemliliği ile ele geçirmeye çalıştılar. Bunu en çarpıcı şekilde 2013 Gezi Olaylarında, yolsuzluğu bahane ederek İslamafobi üretecek şekilde gerçekleştirdikleri 17-25 Aralık operasyonlarında, 30 Mart 2014 Mahalli Seçimleri'nde görmeye başladık. Ama polis ve adliyedeki çeteleşmeleri çözülmeye başladıkça ve haklarında açılan davalara nesnel deliller aktıkça, hukuk dışı dinleme ve izlemede profesyonelleşen bu çetenin ifsadı daha çok anlaşılacaktır.

AK Parti kurulduğundan beri sistemin kurallarına göre çalışıyor; İslamcı olduğunu hiç söylemedi. Ama tüm Çevre'deki adalet ve insaf ehli unsurlar tanıktır ki Kemalistler, Batıcılar, Laikçiler ve Gülenist Çete gibi Müslümanlara düşmanlık yapmadı, onları engelleyip sürmedi, onlarla savaş yapmadı. Tabii ki bu tutumlar Müntehine Suresi'nde de bildirildiği gibi kime adaletle yaklaşacağımızı, kimleri veli tutmayacağımızı da ortaya koyuyor.

Türkiye'de tabii ki Gülenci çizgideki yeni vesayet örgütlenmesine karşı çıkmak erdem ve adalet açısından basiretin gerektirdiğidir. Ancak İslami kuruluşların bu konudaki tepkilerini "Milli İrade Platformu" gibi eklektik ve sığınmacı bir kimlik çağrışımı yapan bir şemsiye altında ifade etmeleri ne kadar doğrudur? Ayrıca kendilerinde olması gereken özgünlüklerinin Türkiyecilik veya "Büyük Türkiye" gibi alt kimlik veya hedeflerle bütünleştirmeleri ne kadar doğru?

"Yeni Türkiye Yolunda Şimdi Yeni Şeyler Söylemek Lazım..." başlıklı bu bildiri için imza toplama süreçlerinde konuşulanları tasavvur ederek bu soruların ve buna benzer soruların çok yeterli cevapları alınamamış olmalı ki bildiriyi ÖZGÜR-DER, AKV, Medeniyet Vakfı gibi bazı İslami kurumlar imzalamamış görünüyor. Ama bu çekince yeni darbeci vesayete karşı çıkmadıklarından değil özgün bir İslami muhalefete dikkat çekmek için olmalı.

Kaldı ki Gülen Çetesi'nin ümmeti yaralayan kriminal suçlarından çok, bu insanları Gülen çizgisinde çete olmaya hazırlayan batini-ruhçu eğitimleri; mehdi, gavs, kutup, enelhak tasavvurlarıyla süslenen sudur felsefeleri daha büyük bir yara ve ifsad bataklığıdır.

Gülen'in açtığı acıtan yaraları bir daha yaşamamak için, asıl bu kriminal suç yaralarını oluşturan ve Rasulullah'la (s) rüyalarda oynayan batıl din tasavvurlarını ıslah etmeliyiz.

DESTEK BİLDİRİSİNDE NE DENİLMİŞTİ?

17-25 Aralık, Türkiye'nin demokrasi tarihine kara bir leke olarak kazındı.

Bir vesayet örgütünün, yıllar boyu, sessizce, sinsice, santaj, tehdit ve kumpasla, tüm rakiplerini ve muhalierini sindirmek suretiyle, kendi hırs ve emellerine ulasmak için her yolu mesru görerek ve göstererek, devletin kılcal damarlarına kadar nasıl sızdıgını, uluslararası güçlerin nasıl oyuncagı haline geldigini dehsetle ögrendik. Telefonların dinlendigini, mahremlerin gözetlendigini, devletin en gizli sırlarının kaydedildigini, dini ve milli degerlerin pervasızca çignendigini, sadakaların çarçur edildigini, mazlumlara giden yardımlara bile tahammül edilemedigini, Çözüm Süreci'nin bir türlü kabullenilemedigini, vesayet örgütü tarafından kardeslik, hak, hukuk, saygı, sevgi, yardımlasma, vefa kavramlarının içlerinin nasıl da bosaltıldıgını bu 1 yıl içinde açıkça gördük. Olusturulan algı, iftira ve ithamların karanlıgında, üretilen sahte delillerle, masum insanlara nasıl zulmedildigini de yine bu süreçte daha iyi anladık.

Şimdi görüyoruz ki, 17-25 Aralık'ta Türkiye, bir uçurumun kenarından dönmüştür. Millet, ülkesine, istiklaline, istikbaline sahip çıkmış, taşeronlara ve masalara geçit vermemiş, oyunu bozmuştur. Merhum Menderes'e takılan SABIK BAŞBAKAN sıfatının, DÖNEMIN BAŞBAKANI olarak yeniden zuhur etmesine Millet fırsat tanımamıştır.

Biz aşağıda imzası olanlar; vesayete, karanlık suç örgütlenmelerine, tüm darbe girişimlerine karşı yapılan kararlı mücadeleyi bugün de gönülden destekliyoruz. YENİ TÜRKİYE yolunda üzerimize düşen sorumlulukların farkındayız. İyiliğin ve hayrın tavsiyesi ve yayılması için, hakkın ve hukukun korunması için, adaletin şaşmaz ilke olduğu, müreffeh ve lider bir ülke için çalışıyoruz.

YENİ TÜRKIYE yolunda bu toprağın çocuklarına ve dünyadaki mazlumlara söylenecek her güzel şeyin yanındayız. Bu konuda sorumluluğu olup fedakarca çalışan herkese sonsuz şükranlarımızı sunuyor, bu yolculukta aklı ve vicdanı olan herkesin yanımızda yer almasını temenni ediyoruz.

Saygılarımızla…



  • Google'a kaydet
  • digg'e kaydet
  • delicious'a kaydet
  • FriendFeed'de paylaş
  •   
  • facebook'ta paylas
  • Yazdır
  • Mail Gönder



 
Tunus'ta bin yıllık yeraltı şehri
Tunus'un güneyinde yer alan ve 11. yüzyılda savaşlardan kaçan kişiler tarafından yeraltında kurulan şehir "Matmata"