Seçim Sonuçları 2019 | Özel Haber | Detay Haber | | Künye | XML Sitemap |

Press Medya

Press Medya Haber Portalı

Son Dakika

Samuel
Samuel


Medeniyetler Çatışması
Samuel Huntington'un 1993 yılında Foreign Affairs'te yayınlanan makalesi.
08/03/2008, 11:53


Samuel Huntington'un Medeniyetler Çatışması isimli makalesi, 11 Eylül sürecinden sonra çok daha fazla konuşulur oldu. Huntington bu makaleyi kaleme aldığında Bosna Savaşı sebebiyle İslam-Batı gerilimi ya da Hristiyan-Müslüman çatışması diyebileceğimiz bir gerilim noktası bulunuyordu. Filistin sorunu, Afganistan'ın Ruslar tarafından işgalinin yarattığı sorunlar, Çeçenistan krizi devam ediyordu. Ancak pek çok kişi 11 Eylül sonrası dünyanın bu şekilde konumlanabileceği öngörüsünde bulunamıyordu. Bu sebeple tez bir ütopya, kötü bir varsayım olarak ta kabul edildi. Bugün ABD siyasetine yön veren ekibin Fukayama ile birlikte Huntington'un yaklaşımlarına da değer verdiği gözönünde bulundurulursa, makalenin güncelliğini korumaya devam ettiği anlaşılabilir.
 
 
Medeniyetler Çatışması 

Dünya siyaseti yeni bir aşamaya giriyor ve entelektüeller daha başkalarıyla birlikte bu durum karşısında, tarihin sonu, ulus devletler arasında rekabetlerin geri dönüşü, globalizm ile kabile kültürünün çekişmesi yüzünden ulus devletlerin gerilemesi türünden görüşlerin her biri, doğmakta olan realitenin çeşitli yönlerini yakalıyor. Bununla beraber, onların tümü, muhtemelen gelecek yıllarda global politikanın alacağı durumun can alıcı ve gerçekten merkezi bir yönünü gözden kaçırıyorlar.

Benim tezim bu yeni dünyada mücadelenin esas kaynağının öncelikle ideolojik ve ekonomik olmayacağı. İnsan soyu arasındaki büyük bölünmeler ve hâkim mücadelenin kaynağı kültürel olacak. Ulus devletler dünyadaki olayların yine en güçlü aktörleri olacak fakat, global politikanın asıl mücadeleleri farklı medeniyetlere mensup grup ve uluslar arasında meydana gelecek. Medeniyetlerin çatışması global politikaya hâkim olacak. Medeniyetler arasındaki fay hatları geleceğin çatışma hatlarını oluşturacak.

Medeniyetler arasındaki mücadele, modern dünyadaki mücadelenin evriminde son aşama olacak. Modern uluslararası sistemin Westphalia Barışı ile birlikte doğuşundan bu yana, bir buçuk yüzyıldan beri Batı dünyasındaki mücadeleler, büyük ölçüde bürokrasilerini, ordularını, merkantilist ekonomik güçlerini ve en önemlisi yönettikleri toprakları genişletmeye teşebbüs eden prenslerle imparatorlar, mutlakıyetçi monarklarla meşrutiyetçi monarklar arasında meydana gelmiştir. Onlar bu süreç içinde ulus devletleri kurdular ve Fransız Devrimi'nin başlamasıyla birlikte asıl mücadele çizgisi prensler yerine uluslar arasında oluştu. 1793'te, R.R. Paliner'in de ileri sürdüğü gibi, "Krallar arasındaki savaşlar bitti, uluslar arasındaki savaşlar başladı." Bu 19. yüzyıl modeli I. Dünya Savaşı'nın sonuna kadar devam etti. Ondan sonra, Rus Devrimi ve ona karşı gösterilen tepkinin bir sonucu olarak, uluslar mücadelesi yerini önce komünizm, faşizm-nazizim ve liberal demokrasi arasında ve daha sonra da komünizm ve liberal demokrasi arasında cereyan eden ideolojiler çatışmasına bıraktı. Bunun sonucu çatışma, Soğuk Savaş sırasında, iki süper güç arasındaki mücadelenin somut ifadesi olmuştur. Bu süper güçlerin hiçbirisi, klasik Avrupâi anlamda bir ulus devlet değildi ve her biri kendi kimliğini kendi ideolojisinin terimleriyle ifade ediyordu.

Prensler, ulus devletler ve ideolojiler arasındaki bütün bu kavgalar, esasen Batı medeniyeti bünyesindeki mücadelelerdi; William Lind'in deyimiyle "Batı'ya ait iç savaşlar"dı. Daha önce 17, 18. ve 19. yüzyılın savaşları ve dünya savaşları kadar Soğuk Savaş'ın da gerçeği de buydu. Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle birlikte, uluslararası siyaset Batılı görünüşünün dışına çıkıyor ve Batı ile Batılı olmayan medeniyetler arasında ve Batı dışı medeniyetlerin kendi aralarında gelişen etkileşim, uluslararası siyasetin odak noktası haline geliyor. Medeniyetler siyasetinde, Batılı olmayan medeniyetler dahil ulus ve hükümetler artık, tarihin Batı sömürgeciliğinin hedefleri biçimindeki objeleri olarak kalmıyor, fakat tarihi devindiren ve şekillendirenler olarak Batı'ya katılıyorlar.

Medeniyetlerin Doğası

Dünya, Soğuk Savaş sırasında Birinci, İkinci ve Üçüncü dünyalara bölünmüştü. Bu bölünmeler artık geçersiz kalıyor. Şimdiki halde ülkeleri, siyasi ve ekonomik sistemleri veya ekonomik gelişme düzeylerini anlatan terimlerle değil, kültür ve medeniyetleriyle ilgili terimlerle gruplandırmak çok daha anlamlı olacaktır.
Bir medeniyetten bahsettiğimiz zaman neyi kastediyoruz?

Medeniyet kültürel bir varlıktır. Köyler, bölgeler, etnik gruplar, milliyetler, dini gruplar... Bütün bunların hepsi, kültürel çeşitliliğin farklı düzeylerinde ayrı kültürlere sahiptir. Güney İtalya'daki bir köyün kültürü, Kuzey İtalya'daki bir köyün kültüründen farklı olabilir; fakat her ikisi de onları Alman köylerinden farklı kılan ortak İtalyan kültürünü paylaşacaklardır. Avrupalı toplumlar kendilerini, sırasıyla Arap ve Çin toplumlarından ayıran kültürel özellikleri paylaşacaklardır. Bununla birlikte Araplar, Çinliler ve Batılılar daha geniş herhangi bir kültürel varlığın parçası değildir. Bunlar medeniyetleri oluşturuyorlar. Bir medeniyet bu suretle, insanların kendilerini diğer türlerden ayırt edici yönünden başka onların sahip olduğu en yüksek kültürel gruplaşma ve en geniş kültürel kimlik düzeyidir. Medeniyet hem dil, tarih, din, adetler, kurumlar gibi ortak objektif unsurlar aracılığıyla ve hem de insanların sübjektif olarak kendi kendilerini teşhis etmeleri suretiyle tanımlanır. İnsanlar çeşitli kimlik düzeylerine sahiptir. Roma'da oturan bir kişi kendisini bir Romalı, bir İtalyan, bir Katolik, bir Hıristiyan, bir Avrupalı, bir Batılı olarak değişen yoğunluk dereceleriyle tanımlayabilir. O kişinin mensup olduğu medeniyet, onunla kendisini kuvvetle teşhis ettiği en geniş kimlik düzeyidir. İnsanlar kimliklerini yeniden tanımlayabilir ve tanımlar da, bunun sonucu olarak da medeniyetlerin kompozisyonu ve sınırları değişir.

Medeniyetler, Çin gibi (Lucian Pe'in ifadesiyle, 'devlet olmak iddiasında bulunan bir medeniyet') çok büyük sayıda bir insan topluluğunu ya da örneğin, Karayipler'deki Anglofon unsuru gibi çok az sayıda bir insan kümesini de kuşatabilir. Bir medeniyet Batılı, Latin, Amerikan ve Arap medeniyetinde olduğu gibi çeşitli ulus devletleri ve Japon medeniyetindeki gibi tek bir ulus devleti içerebilir. Medeniyetler, açıktır ki, (farklı birtakım unsurları) örterler ve alt-medeniyet birimleri içerebilirler. Batı medeniyeti, Avrupa ve Kuzey Amerika gibi iki ana varyanta; İslam, Arap, Türk ve Malezya alt bölümlerine sahiptir. Medeniyetler yine de anlamlı varlıklardır ve kendi aralarında kesin hatlara rastlamak ender görülen bir şey ise de gerçektir. Medeniyetler dinamiktir; yükselir ve düşerler; bölünür ve birleşirler. Herhangi bir tarih öğrencisi bilir ki, medeniyetler zaman içinde bozulur ve bertaraf olurlar.

Batılılar ulus devletleri, dünya olaylarının başlıca aktörleri olarak düşünmeye eğilimlidir. Halbuki ulus devletler, sadece birkaç yüzyıldan beri böyle olmuşlardır. İnsanlık tarihinin daha geniş bir dönemi medeniyetlerin tarihi olmuştur. Arnold Toynbee'nin A Study of History'de  saptadığı belli başlı 21 medeniyetten, çağdaş dünyada sadece 6 tanesi kalmıştır.

Medeniyetler Niçin Çatışacak?

Medeniyet kimliği, gelecekte gittikçe artan bir şekilde önem kazanacak ve dünya büyük ölçüde, belli başlı yedi veya sekiz medeniyet arasındaki etkileşimle şekillenecektir. Bunların içine Batı, Konfüçyüs, Japon, İslam, Hint, Slav-Ortodoks, Latin Amerika ve muhtemelen Afrika medeniyetleri giriyor. Geleceğin en önemli mücadeleleri, bu medeniyetlerin birini diğerinden ayıran kültürel fay kırıkları boyunca meydana gelecektir.
Neden böyle olacak?

Birincisi, medeniyetler arasındaki farklılıklar sadece gerçek değil esaslıdır. Medeniyetler birbirlerinden tarih, dil, kültür, gelenek ve en önemlisi de din yoluyla farklılaşır. Farklı medeniyetlerin insanları hak ve sorumluluklar, özgürlük ve otorite, eşitlik ve hiyerarşinin görece önemi hakkında farklılaşan görüşleri kadar Tanrı ile insan, bireyle grup, vatandaşla devlet, ebeveynle çocuklar ve karı koca arasındaki ilişkiler konusunda da farklı fikirlere sahiptir. Bu farklılıklar yüzyılların ürünüdür. Kısa zamanda kaybolmayacaklardır. Bunlar siyaset, ideoloji ve rejimler arasındaki farklılıklardan çok daha esaslıdır. Farklılıklar illâ da çatışma demek değildir ve mücadelede kesin olarak şiddet kullanılacağı anlamına gelmez. Gerçi yüzyıllar boyunca en uzun ve şiddetli çatışmaları, medeniyetler arasındaki farklılıklar oluşturmuştur.

İkincisi, dünya gittikçe daha küçük bir yer haline geliyor. Farklı medeniyetlerin insanları arasındaki etkileşimler gittikçe artıyor: Bu artan etkileşimler medeniyet bilincini ve medeniyetlerin kendi bünyelerindeki ortaklıkların yanı sıra medeniyetler arasındaki ayrılıkların fark edilmesini güçlendiriyor. Fransa'ya yönelen Kuzey Afrika göçü, Fransızlar arasında düşmanlık doğurmakla kalmamış, aynı zamanda 'iyi' Avrupalı gözüyle bakılan Katolik Polonyalı göçünü kabul etme eğilimini de arttırmıştır. Amerikalılar Japon yatırımına, Avrupa ülkeleri ve Kanada'dan gelen daha büyük yatırımlardan çok daha olumsuz tepki göstermiştir. Benzer şekilde, Donald Horowitz'in ileri sürdüğü gibi, "Bir Ibo" olabilir... Nijerya'nın Doğu bölgesindeki bir Owerri Ibo'su veya bir Onitsha Ibo'su. O, Lagos'ta basit bir Ibo'dur. Londra'da bir Nijeryalı'dır. New York'ta ise bir Afrikalı. Farklı medeniyetlerin insanları arasındaki etkileşimler, sırasıyla düşünceyi gerisin geriye, tarihin derinliğine doğru yaymak için farklılık ve düşmanlıkları abartarak canlandırmak suretiyle insanların medeniyet şuurlarını arttırıyor.

Üçüncüsü, dünya çapındaki sosyal değişme ve ekonomik modernleşme süreçleri, insanları çok eski yöresel kimliklerden koparıyor. Bunlar aynı zamanda, bir kimlik kaynağı olarak ulus devleti zayıflatıyor. Dünyanın çoğu yerinde bu boşluğu doldurmak için din, sık sık "kökten dincilik" diye yaftalanan hareketler biçiminde devreye girmiştir. Bu tür hareketler, İslam'da olduğu kadar Batı Hıristiyanlığı, Musevilik, Budizm ve Hinduizm içinde de boy gösteriyor. Çoğu ülke ve dindeki kökten dinci hareketler içinde faal olan insanlar genç, yüksek tahsilli, orta sınıf teknisyenleri, meslek ve iş sahibi kişilerdir. George Weigel'in işaret ettiği gibi, "Dünyanın sekülarizasyondan uzaklaşması, 20. yüzyılın sonlarındaki hayatın hâkim sosyal gerçeklerinden birisidir. Dinin yeniden doğuşu, Gilles Kepel'in ifadesiyle "Tanrının Rövanşı," medeniyetleri birleştiren ve milli sınırları aşan bir kimlik ve ümit temeli sağlıyor.

Dördüncüsü, medeniyet şuurunun gelişmesi Batı'nın iki yönlü rolü tarafından güçlendiriliyor. Batı bir yandan kudretin zirvesindedir. Ama aynı zamanda ve belki bir sonuç olarak, Batılı olmayan medeniyetler arasında soy fenomenine dönüş ortaya çıkıyor. Bir insan, gittikçe artan bir şekilde Japonya'da maneviyata ve Asyalılaşmaya doğru eğilimler; Nehru mirasının sonu ve Hindistan'ın "Hindulaşması," Batının sosyalizm ve milliyetçilik fikirlerinin başarısızlığı ve bunun üzerine Ortadoğu'daki 'yeniden-İslamlaşma' ve şimdi Batılılaşmaya karşı Boris Yeltsin'in ülkesindeki Ruslaşmayla ilgili bir tartışma hakkında (birtakım) referanslar işitir. Gücünün zirvesindeki bir Batı, Batılı olmayan yollardan dünyayı biçimlendirmek için gittikçe daha fazla arzu, istek ve kaynağa sahip olan Batı dışı ülkelerle yüz yüze gelmekte.
Batılı olmayan toplumların elitleri, geçmişte çoğunlukla Oxford, Sorbonne veya Sandhurst'ta eğitilmiş ve Batılı tavır ve değerleri sindirmiş, Batı ile ilgili insanlardı. Batılı olmayan ülkelerin halkı (ise) aynı müddet içinde, çoğunlukla ve derin bir şekilde yerli kültürle donanmış halde kalmışlardır. Ancak şimdi bu ilişkiler tersine dönmektedir. Batılı olmayan birçok ülkede elitlerin yerleşmesi ve Batı'dan uzaklaşması görülürken, aynı zamanda, Batılı -çoğunlukla Amerikan- kültür, tarz ve alışkanlıkları halk kütleleri arasında daha popüler hale gelmektedir.

Beşincisi, siyasi ve ekonomik olanlara göre daha az değişme eğilimi gösteren kültürel özellik ve farklılıkların uyuşma ve ayrışmaları da bu yüzden, onlara göre daha kolaydır. Eski Sovyetler Birliği'ndeki komünistler demokrat, zenginler fakir ve fakirler zengin olabildi; fakat Ruslar Estonyalı veya Azeriler Ermeni olamadılar. Sınıf ve ideoloji mücadelelerindeki anahtar soru, "Sen hangi taraftasın?" biçimindeydi ve insanlar taraflar arasında tercihte bulunabilir, bulunur ve taraf değiştirebilirdi. Medeniyetler arasındaki çatışmalarda ise bu soru, "Sen nesin?" şeklindedir. Bu ise bir veridir ve değiştirilemez. Bosna'dan Kafkasya ve Sudan'a kadar bildiğimiz gibi, söz konusu soruya verilecek yanlış bir cevap kafaya yenecek bir kurşun anlamına gelebiliyor. Hatta, etnisiteden daha fazla olarak din, insanlar arasında keskin ve dışlayıcı şekilde bir ayırım yapıyor. Bir insan yarı Fransız ve yarı Arap ve aynı anda iki ülkenin bile vatandaşı olabilir. Bundan daha zor olan şey, yarı Katolik ve yarı Müslüman olmaktır.

Son olarak ekonomide bölgecilik artıyor. Bölgesel çerçevede kalan toplam ticaret oranları 1980 ila 1989 arasında Avrupa'da yüzde 51'den 59'a, Doğu Asya'da yüzde 33'den 37'ye ve Kuzey Amerika'da yüzde 32'den 36'ya çıkmıştır. Gelecekte bölgesel ekonomik blokların önemi muhtemelen artmaya devam edecektir. Bir yandan, başarılı ekonomik bölgecilik medeniyet bilincini destekleyecek, diğer yandan da ekonomik bölgecilik ancak ortak bir medeniyet içinde kök saldığı zaman başarılı olabilecektir. Avrupa Topluluğu, Avrupa kültürü ve Batı Hıristiyanlığı'nın paylaştığı temele dayanır. Kuzey Amerika Serbest Ticaret Bölgesi'nin başarısı Amerika, Kanada ve Meksika kültürlerinin halihazırda devam etmekte olan odaklaşmasına dayanıyor. Japonya ise tam aksine, Doğu Asya'da bunlarla kıyaslanabilir bir ekonomik varlık meydana getirmekte zorluklarla karşılaşıyor; çünkü Japonya, kendine has özellikleri olan bir toplum ve medeniyettir. Japonya, diğer Doğu Asya ülkeleriyle güçlü ticaret ve yatırım bağları geliştirebilse bile söz konusu ülkelerle arasındaki kültürel farklılıklar, Japonya'nın Avrupa ve Kuzey Amerika'dakine benzer bölgesel bir entegrasyonu ilerletmesini sınırlar ve belki de engeller.

Bunun aksine, ortak kültür, Çin Halk Cumhuriyeti ile Hong Kong, Taiwan, Singapur ve diğer Asya ülkelerindeki deniz aşırı Çinli topluluklar arasındaki ekonomik ilişkilerin hızla genişlemesine açık bir şekilde imkân sağlıyor. Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle birlikte, kültürel ortaklıklar gittikçe artan bir şekilde ideolojik farklılıkları bertaraf ediyor ve Kıta Çin'i ile Taiwan yakınlaşıyor. İktisadi bütünleşmenin ön şartı eğer kültürel ortaklık ise, Doğu Asya'da geleceğin başlıca ekonomik bloğu muhtemelen Çin'in etrafında toplanacaktır. Aslına bakılırsa, bu blok şimdiden meydana geliyor. Murray Weidenbaum'un söylediği gibi;
"Bölgedeki mevcut Japon hâkimiyetine rağmen endüstri, ticaret ve sermaye için yeni bir odaklaşma noktası olarak Çinli temeline dayanan Asya ekonomisi hızlı bir biçimde oluşuyor. Bu stratejik bölge, teknoloji ve üretim kapasitesinin önemli bir kısmını (Taiwan); müteahhitlik, pazarlama ve hizmet alanlarında sivrilmiş bir beceriyi (Hong Kong); nefis bir iletişim şebekesini (Singapur); muazzam bir mali sermaye birikimini (her üçü de) ve geniş bir toprak, kaynak ve işgücü bütünlüğünü (kıta Çin) ihtiva ediyor. Bu etkin ağ, Guangzhou'dan Singapur'a, Kuala Lumpur'dan Manila'ya çoğu zaman geleneksel kabilelerin büyümelerine istinaden -Doğu Asya ekonomisi-nin omurgası olarak tasvir edilmektedir." (1)
İran, Pakistan, Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Tacikistan, Özbekistan ve Afganistan gibi Arap olmayan 10 Müslüman ülkeyi bir araya getiren Ekonomik İşbirliği Teşkilatı'nın temelini de kültür ve din oluşturuyor. Esas olarak 1960'larda Türkiye, Pakistan ve İran tarafından kurulan bu teşkilatın diriltilmesi ve genişletilmesindeki nedenlerden biri, bu ülkelerdeki muhtelif liderlerin, Avrupa Topluluğu'na kabul edilme şanslarının olmadığını kavramalarıdır. Benzer şekilde Caricom, Orta Amerika Ortak Pazarı ve Mercosur da ortak kültürel temellere dayanır. Daha geniş bir Karayipler - Orta Amerika ekonomik varlığı inşa etmek için gösterilen çabalar, her ne kadar Anglo - Latin bölünmesi arasında bir köprü kuruyorsa da başarısız kalmaya mahkûmdur.

İnsanlar kimliklerini etnik ve dini terimlerle tanımladıkça, farklı din ve etnik yapılara mensup insanlarla kendileri arasında birbirlerine karşı bir "biz" ve "onlar" ilişkisinin var olduğunu muhtemelen görecektir. Eski Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa'da ideolojik olarak tanımlanan devletlerin sona ermesi, geleneksel etnik kimlik ve husumetlerin öne alınmasına izin veriyor. Kültür ve din farklılıkları, siyasi sorunlar üzerinde insan haklarından, göç, ticaret, iş ve çevreye kadar uzanan farklılıklar meydana getiriyor. Coğrafi yakınlık, Bosna'dan Mindanao'ya kadar toprak taleplerinden ileri gelen mücadelelerin doğmasına neden oluyor. En önemlisi (ise), Batı'nın kendi liberalizm ve demokrasi değerlerini evrensel değerler olarak öne çıkarmak, askeri üstünlüğünü sürdürmek ve ekonomik çıkarlarını arttırmak için gösterdiği çabalar, diğer medeniyetlerden aksi yönde tepkiler gelmesine neden oluyor. İdeoloji temelinde ittifaklar kurmak ve destek sağlayabilmek imkânı gitgide azaldıkça, hükümetler ve gruplar sürekli artan bir şekilde ortak din ve medeniyet kimliğine başvurmak yoluyla destek sağlamaya girişeceklerdir.

Medeniyetlerin çatışması, böylelikle iki düzeyde ortaya çıkar. Mikro düzeyde komşu gruplar, medeniyetler arasındaki fay kırıklıkları boyunca, toprak ve birbirleri üzerinde kontrol kurmak için çok kere şiddetli bir şekilde mücadele ederler. Makro düzeyde (ise) farklı medeniyetlere mensup devletler göreli bir askeri ve ekonomik üstünlük uğruna rekabet eder, uluslararası kuruluşlar ve üçüncü taraflar üzerinde kontrol kurmak için mücadeleye girişir ve kendi özel politik ve dini değerlerini rekabetçi bir anlayışla öne çıkarırlar.

Medeniyetler Arasındaki Fay Kırıkları

Medeniyetler arasındaki fay kırıkları, Soğuk Savaş'ın kriz ve kan dökme için flaş noktası olarak benimsediği siyasi ve ideolojik sınırlarla yer değiştiriyor. Soğuk Savaş, Avrupa'yı Demir Perde'yle siyasi ve ideolojik olarak böldüğü zaman başladı, Berlin Duvarı'nın yıkılmasıyla da sona erdi.


İdeolojik bölünme ortadan kalktıkça, Avrupa'nın bir yandan Batı Hıristiyanlığı ve Ortodoks Hıristiyanlığı arasında, diğer yandan ise İslam'la kendisi arasındaki kültürel bölünme yeniden ortaya çıktı.


Batı Hıristiyanlığı'nın 1500'lerdeki doğu sınırı, William Wallace'ın teklif ettiği gibi, pekâlâ Avrupa'daki en önemli bölünme hattı olabilir. Bu hat, bugünkü Rusya ile Finlandiya ve Baltık devletleri arasındaki sınır boyunca uzanıp, daha çok Katolik olan Batı Ukrayna'yı Ortodoks Doğu Ukrayna'dan ayırarak Ukrayna ve Beyaz Rusya'nın içinden geçip Transilvanya'yı Romanya'dan ayırmak suretiyle Batı'ya doğru salınır ve daha sonra, şimdiki Hırvatistan ve Slovenya'yı eski Yugoslavya'nın geri kalan kısmından hemen hemen tüm olarak ayırarak gider. Balkanlar'daki bu hat, tabii, Habsburg ve Osmanlı imparatorlukları arasındaki tarihi sınırlara da uygun düşüyor. Bu hattın kuzeyinde ve batısında yaşayan kavimler Protestan ve Katolik'tirler; Avrupa tarihinin feodalizm, Rönesans, Reformasyon, Aydınlanma, Fransız İhtilâli ve Sanayi Devrimi gibi ortak tecrübelerini paylaşmışlardır; genel olarak ve ekonomik açıdan doğudaki kavimlerden daha iyi durumdadırlar ve şu anda müşterek bir Avrupa ekonomisine ve demokratik siyasî sistemler arasındaki birleşmeye artan ölçüde katılmaları beklenebilir. Bu hattın doğu ve güneyindeki kavimler, Ortodoks veya Müslüman'dırlar; tarihî bakımdan Osmanlı ve Çar imparatorluklarına mensup olmuş ve Avrupa'nın geri kalan kısmına biçim veren hadiselerle önemsenmeyecek ölçülerde temas kurmuşlardır; ekonomik açıdan genellikle fazla ileri değildirler; istikrarlı demokratik sistemler geliştirmeleri daha zayıf bir ihtimal gibi gözüküyor. Avrupa'daki en mühim bölünme çizgisi olarak kültürün Kadife Perdesi, (bu bölgedeki) yerini ideolojinin Demir Perdesi'ne bırakmıştır. Yugoslavya'daki olayların gösterdiği gibi, bu sadece bir farklılık çizgisi değil, aynı zamanda kanlı bir mücadele çizgisidir de.

Batı ve İslâm medeniyetleri arasındaki fay kırıkları boyunca yaşanan mücadele 1300 senedir devam etmektedir. İslam'ın ortaya çıkışından sonra Batı ve Kuzey'e vuran Araf ve Mağribi dalgası, ancak 732'de Tours'da son bulmuştur. Haçlılar 11. yüzyıldan 13. yüzyıla kadar, sınırlı başarılarla Kutsal Topraklara Hıristiyanlık ve Hıristiyan idaresini getirmeye teşebbüs etmiştir.

Osmanlı Türkleri 14. yüzyıldan 17. yüzyıla kadar Ortadoğu ve Balkanlar'ı egemenliği altına almış, İstanbul'u zaptetmiş ve Viyana'yı iki kere kuşatarak dengeyi tersine çevirmiştir. 19. yüzyıl boyunca ve 20. yüzyılın başlarında Osmanlı gücü geriledikçe İngiltere, Fransa ve İtalya; Ortadoğu ve Kuzey Afrika'nın büyük kısmında Batı'nın kontrolünü yerleştirmiştir.
II. Dünya Savaşı'ndan sonra, sömürge imparatorlukları önce geriledi sonra da ortadan kalktılar; önce Arap milliyetçiliği ve ardından da İslamcı kökten dincilik kendini ortaya koydu. Batı, enerji kaynağından ötürü İran (Basra) Körfezi ülkelerine karşı şiddetli biçimde bağımlı hale geldi; petrol zengini Müslüman ülkeler, para zengini ve istedikleri anda da silah zengini oldu. Batı tarafından vücuda getirilen İsrail ile Araplar arasında çeşitli savaşlar meydana geldi. Fransa 1950'li yılların büyük kısmında Cezayir'de kanlı ve insafsız bir savaş yürüttü; İngiliz ve Fransız kuvvetleri 1956'da Mısır'a saldırdı; Amerikan güçleri 1958'de Lübnan'a girdi; Amerikan güçleri hemen arkasından tekrar Lübnan'a yöneldi, Libya'ya saldırdı ve İran'la çeşitli askeri çatışmalara girişti; en az üç Ortadoğu hükümeti tarafından desteklenen Arap ve İslamcı teröristler hafif silahlar kullanarak Batı'nın uçaklarını ve tesislerini bombaladı ve Batılıları rehin tuttu. Araplar ve Batı arasındaki bu savaş, 1990'da Birleşik Devletlerin, bazı Arap ülkelerini diğerinin saldırısına karşı savunmak için İran Körfezi'ne büyük bir ordu göndermesiyle zirveye ulaştı. NATO planlaması da sonunda, gittikçe artan bir şekilde "güney tribünü”ndeki potansiyel tehditlere ve istikrarsızlığa yöneldi. Batı ve İslam arasında yüzyıllardan beri devam eden bu askeri etkileşimin ortadan kalkma olasılığı pek yoktur. Bu daha öldürücü olabilirdi. Körfez Savaşı, Saddam Hüseyin'in İsrail'e saldırmış olması ve Batı'ya cesaretle karşı çıkması bir kısım Arapları cesaretlendirdi. Batı'nın İran Körfezi'ndeki askeri varlığı, karşı konulmaz askeri üstünlüğü ve onların kendi geleceklerini tayin etme konusundaki yetersizliklerinden ileri gelen gücenikliğin ve tahkir edilmişliğin beslediği bir hayli öfke de bıraktı. Petrol ihracatçısı olanlarına îlaveten, otokratik hükümet biçimlerinin zayıfladığı ve demokrasiye geçme çabalarının güçlendiği birçok Arap ülkesi, ekonomik ve sosyal seviyesini yükseltiyor. Arap siyasi sistemlerindeki bazı açılmalar şimdiden meydana çıkmaktadır. Bu açılmalardan esas faydalananlar İslamcı hareketler olmuştur. Kısacası Batılı demokrasi, Arap dünyasında Batı aleyhtarı siyasi güçleri kuvvetlendiriyor. Bu geçici bir vakıa olabilir; fakat İslam ülkeleriyle Batı arasındaki ilişkileri kesinlikle zora sokacaktır.

Bu ilişkiler demografik açıdan da zora sokuluyor. Arap ülkelerindeki, özellikle Kuzey Afrika'daki şaşırtıcı nüfus artışı Batı Avrupa'ya doğru artan bir göçün önünü açmıştır. Batı Avrupa'da dahili sınırları en aza indirmeye yönelen hareket, bu gelişme konusundaki siyasi hassasiyetleri keskinleştirmiştir. İtalya, Fransa ve Almanya'da ırkçılık gittikçe açığa çıkıyor ve Arap ve Türk göçmenlere yönelen siyasi tepki ve şiddet 1990'dan beri daha yoğun ve yaygın hale geliyor.
İslam ve Batı arasındaki etkileşim, her iki tarafta da bir medeniyet çatışması olarak görülüyor. Hindu bir Müslüman yazar olan M.J. Akbar'ın tespitine göre, "Batı'nın bundan sonra karşılayacağı meydan okuma kesinlikle Müslüman aleminden gelecektir. Yeni bir dünya düzeni için mücadele, Mağrib'den Pakistan'a kadar Müslüman ülkelerin faaliyet ve etki alanında bu bölgede başlayacaktır."

Bernard Lewis (de) benzer bir sonuca varıyor:
"Hükümetlerin izlediği politikalar ve dava konusu meseleler seviyesini çok aşan bir halet - i ruhiye ve hareketle yüz yüze geliyoruz. Bir medeniyetler çatışmasından daha az bir şey değildir bu; belki irrasyonel ama bizim Judeo - Hıristiyan mirasımıza, seküler varlığımıza ve her ikisinin dünya çapındaki genişlemesine karşı, kesinlikle eski bir rakibin tarihi tepkisi (dir)..."

Tarihi olarak, Müslüman Arap medeniyetinin diğer büyük düşmanca etkileşimi güneydeki putperest ruhçu ve şimdi (ise) artan bir şekilde Hıristiyan zenci kavimlerle oluşmuştur. Bu husumet, geçmişte Arap esir tüccarları ve zenci esirler imajından ortaya çıkmıştır. (Söz konusu husumet) Sudan'da Arap ve zenciler arasındaki sürekli iç savaşta, Çad'da Libya destekli asilerle hükümet arasındaki savaşta; Afrika'nın modernizasyonu ve Hıristiyanlığın yayılması, bu fay kırığı boyunca şiddetlenme ihtimalini belki de arttıracaktır. Papa II. Jean Paul'ün 1993 Şubatı'nda, Sudan'ın başkenti Hortum’da, Sudan'ın İslamcı hükümetinin oradaki Hıristiyan azınlığa karşı yürüttüğü eylemlere tepki dolu konuşması, bu mücadelenin şiddetlendiğinin belirtisiydi.

Bosna katliamı, Sırp ve Arnavutlar arasında kapıya dayanan şiddet, Bulgarlar ve Türk azınlık arasındaki iğreti ilişkiler, Osetyalılar ve İnguşlar arasındaki şiddet, Ermeni ve Azerilerin birbirlerini sürekli boğazlamaları, Orta Asya'da Rus ve Müslümanlar arasındaki gergin ilişkiler ve Orta Asya ve Kafkasya'daki Rus çıkarlarını korumak sınırında Ortodoks ve Müslüman kavimler arasındaki mücadele gittikçe artan biçimde patlak vermiştir. Din, etnik kimliklerin yeniden canlanmasını güçlendiriyor ve güney sınırlarının güvenliği hakkında Rusya’yı yeniden endişeye sevk ediyor. Bu ilişki Archie Roosevelt tarafından iyi tespit ediliyor:

"Rus tarihinin çoğu, Slavlar ile Türki kavimler arasında sınırlarındaki çatışmayla ilgilidir ki, bunun geçmişi Rus devletinin kuruluşuna, bin yıl öncesinden daha fazla geriye gider. Slavların doğu komşularıyla bin yıldır devam eden karşılaşmalarındaki anahtar, sadece Rus tarihini değil Rus karakterini de anlamakta yatıyor. Bir insan bugünkü Rus gerçeklerini anlamak için Rusları daha önce yüzyıllar boyunca işgal etmiş bulunan büyük Türkî etnik grup hakkında fikir sahibi olmak zorundadır."

Medeniyetler mücadelesi, Asya'daki başka yerlerde de derin bir şekilde kök salmıştır. Aşağı kıtadaki tarihi Müslüman ve Hindu çatışması, günümüzde kendisini yalnız Pakistan ve Hindistan arasındaki rekabette değil Hindistan'ın içindeki militan Hindu gruplarla Hindistan'ın mevcut Müslüman azınlığı arasında gittikçe yükselen dini mücadelenin yoğunlaşmasında da açığa vuruyor. 1992 Aralık’ında Ayodhya Camii'nin tahribi, Hindistan'ın seküler demokratik bir devlet olarak mı kalacağı yoksa Hindu bir devlet mi olacağı sorununu ön plana çıkardı. Doğu Asya'da Çin'in, komşularının çoğu ile dikkat çekici toprak anlaşmazlıkları bulunmaktadır. Tibet'in Budist halkına karşı acımasız bir politika izliyor. Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle Çin ve Birleşik Devletler arasındaki temel farklar insan hakları, ticaret ve silah üretimi gibi alanlarda kendilerini yeniden gösterdi. Bu farklar muhtemelen azalmayacaktır, "yeni bir Soğuk Savaş," Deng Xaioping'in 1991'de iddia ettiği gibi Çin ve ABD arasında başlamıştır.

Aynı cümle, Japonya ve ABD arasında sürekli biçimde zora giren ilişkilerde (de) kullanılmıştır. Burada kültürel fark ekonomik mücadeleyi şiddetlendiriyor. Her iki yandaki halklar diğerinin ırkçı olduğunu iddia ediyor, fakat en azından Amerikan tarafındaki antipati ırkçı değil ama kültürel. İki toplumun temel değerleri, tavırları, davranış modelleri daha farklı olmayabilirdi. ABD ile Avrupa arasındaki ekonomik meseleler, Birleşik Devletlerle Japonya arasındakinden daha az ciddi değildir, fakat bunlar aynı siyasi pürüz ve duygusal yoğunluğa sahip değillerdir; çünkü Amerika ve Avrupa kültürleri arasındaki farklar Amerikan ve Japon medeniyetleri arasındakinden öylesine çok daha azdır ki!..

Medeniyetler arasındaki etkileşimler, ihtimal ki, şiddetin karakterize edeceği dereceye kadar büyük ölçüde değişiyor. Ekonomik rekabet, açıkça Batı'nın Amerikan ve Avrupa alt-medeniyetleri arasında ve bunların ikisiyle Japonya arasında hüküm sürüyor. Avrasya kıtasında gerçi "etnik temizlik" terimindeki aşırılıkta özetlenen etnik çatışmanın çoğalması bütünüyle tesadüf değildir. Bu çatışma, en sık ve en şiddetli biçimde farklı medeniyetlere mensup gruplar arasında meydana gelmiştir. Avrasya'da, medeniyetler arasındaki büyük tarihi fay kırıkları bir kere daha alevlenmiştir. Bu, Afrika'nın ucundan Orta Asya'ya kadar uzanan hilâl biçimindeki İslâm ülkeleri bloğunun sınırları boyunca bilhassa doğrudur. Diğer taraftan şiddet, Müslümanlar, Balkanlar'daki Ortodoks Sırplar, İsrail'deki Yahudiler, Hindistan'daki Hindular, Burma'daki Budistler ve Filipinlerdeki Katoliklerin (kendi) aralarında da meydana geliyor. İslam (kısacası) kanlı sınırlara sahiptir.

Medeniyet Saflaşması: Akraba - Ülke Sendromu

Bir medeniyete mensup grup veya devletler, farklı medeniyetten bir ulusla savaşa girdiklerinde doğal olarak kendi medeniyetlerinin diğer üyelerinden yardım bulmaya çalışır. Soğuk Savaş sonrasının dünyası geliştikçe, medeniyet ortaklığı H.D.S. Greenway'in "akraba - ülke" sendromu diye isimlendirdiği şey, işbirliği ve ittifaklar için başlıca temel olarak (görülen) geleneksel kuvvet dengesi değerlendirmelerinin ve siyasi ideolojinin yerini alıyor. Bu, İran Körfezi, Kafkasya ve Bosna'da Soğuk Savaş'ın ardından ortaya çıkan mücadelelerde geçici olarak görülebilir. Bunların hiçbiri tam anlamıyla medeniyetler arası bir savaş değildi; fakat her biri medeniyet saflaşmasının bazı unsurlarını içermiştir, ki bu unsurlar sürekli bir mücadele (nedeni) olarak daha önemli olacağa benzemektedir ve şimdiden, bize gelecekteki felâketin bir örneğini verebilir.

Birincisi, Körfez Savaşı'nda bir Arap devleti diğerini istilâ etti ve daha sonra Arap, Batılı ve diğer devletlerden oluşan bir koalisyonla savaştı. Saddam Hüseyin'i alenen sadece birkaç Müslüman hükümet desteklediyse de çok sayıda Arap eliti, gizliden gizliye teşvik etti ve (Saddam) Arap kamuoyunun geniş kesimlerinde bir hayli popüler hale geldi. İslami kökten dinci hareketler evrensel planda, Batı destekli Kuveyt ve Suudi Arabistan hükümetlerinden çok Irak'ı destekledi. Saddam Hüseyin, Arap milliyetçiliğini ısrarla reddederek açıktan açığa İslamî bir câzibeden uzak durmuştur. Ve o tarafları, savaşı, medeniyetler arası bir savaş olarak tanımlamaya çalışmışlardır. Mekke'nin Umm Al-Qura Üniversitesi'ndeki İslamî Çalışmaların dekanı Safar Al-Hawali'nin, (savaşı) iyice yaygın bir tabana oturtarak ifade ettiği gibi "Bu, dünyanın Irak'a karşı olması değildir; Batı'nın İslâm'a karşı olmasıdır." İranlı büyük dinî lider Ayetullah Ali Hamaney, İran ve Irak arasındaki rekabeti bir tarafa bırakarak Batı'ya karşı mukaddes savaş çağrısı yaptı: "Amerika'nın saldırı, hırs, plan ve politikalarına karşı mücadele bir cihat sayılacaktır ve bu yolda öldürülen herkes bir şehittir." Ürdün Kralı Hüseyin'in iddiası, 'Bu yalnız Irak'a karşı değil bütün Araplara ve bütün Müslümanlara karşı bir savaştır." Saddam Hüseyin'in arkasındaki Arap kamuoyu ve elitlerinin büyük kısmındaki saflaşma, anti-Irak koalisyonundaki Arap hükümetlerinin (Irak aleyhtarı) faaliyetlerini azaltmalarına ve resmi görüşlerini yumuşatmalarına neden olmuştur. Arap hükümetleri, Batı'nın Irak üzerinde baskı uygulamak için hemen ardından gösterdiği çabalara, 1992 yazındaki uçuşa yasak bölge uygulaması ve 1993 Haziranı'nda Irak'ın bombalanması dahil, muhalif veya mesafeli kaldılar. 1990'ın Irak aleyhtarı Batı-Sovyet-Türk-Arap koalisyonu 1993'e kalmadan neredeyse sadece Irak'a karşı bir Kuveyt ve Batı ittifakı haline gelmişti.
Müslümanlar, Irak'a karşı yürütülen Batılı eylemleri, Batı'nın Sırplara karşı Boşnakları himaye etme ve BM kararlarını ihlâl eden İsrail'e yaptırım uygulama konusundaki başarısızlığı ile karşılaştırdılar. İddialarına göre, Batı çifte standart kullanıyordu. Gerçi çatışan medeniyetlerin dünyası kaçınılmaz olarak bir çifte standartlar dünyasıdır: İnsanlar, kendi akraba ülkelerine bir standart, diğerlerine başka bir standart uygular.

İkincisi, akraba - ülke sendromu, eski Sovyetler Birliği'ndeki anlaşmazlıklarda da görülmektedir. Ermenilerin 1992 ve 1993'teki askeri başarıları, Türkiye'yi, Azerbaycan'daki din, ırk ve dil kardeşlerine gittikçe artan bir şekilde destek olmak için harekete geçirdi. Bir Türk yetkilisi, 1992'de, "Biz Azerilerle aynı duyguları hisseden bir Türk milletine sahibiz. Baskı altındayız. Gazetelerimiz zulüm fotoğraflarıyla doludur ve bize tarafsız politikamızın sürdürülmesinde hâlâ ciddi olup olmadığımızı soruyorlar. Ermenistan'a, bölgede büyük bir Türkiye'nin var olduğunu göstermemiz gerekebilir" demiştir. Cumhurbaşkanı Turgut Özal (bu görüşe), "Türkiye dişlerini göstermelidir" tehdidini savurmuştur. Türk Hava Kuvvetleri'ne ait jetler, Ermenistan sınırı boyunca keşif uçuşları yapmış; Türkiye, Ermenistan'a yiyecek sevkiyatını ve hava ulaşımını şarta bağlayarak iptal etmiştir. Azerbaycan'daki hükümete eski komünistler hâkimdi. Ne var ki, Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla birlikte siyasi mülâhazalar yerini dini olanlara bıraktı. Rus askerleri Ermenilerin yanında savaşa girdi ve Azerbaycan, Hıristiyan Ermenileri destekleme yönünde "180 derece dönen Rus hükümetini" suçladı.

Üçüncü olarak, eski Yugoslavya'daki savaşa gelince, Batı kamuoyu Sırpların elinde ıstırap çeken Boşnak Müslümanlara sempati göstermiş ve desteklemiştir. Gerçi Hırvatların Müslümanlara saldırması ve (bağımsız devlet haline gelen) Bosna Herek’in dağılmasına katkıda bulunması karşısında nispeten az bir endişe belirtilmiştir. Yugoslavya'daki parçalanmanın ilk safhalarında Almanya, Avrupa Birliği'nin diğer 11 üyesini, müstesna bir diplomatik inisiyatif ve ağırlık sergileyerek Slovenya ve Hırvatistan'ı tanıma konusunda kendisini izlemeye ikna etmişti. İki Katolik ülkeye güçlü bir destek sağlamaya yönelik Papa hükmünün bir neticesi olarak, Vatikan (Slovenya ve Hırvatistan'ı) AB'den de önce tanımıştı. Avrupa'yı ABD izledi. Bu suretle, Batı medeniyetinin önde gelen aktörleri bu dindaşlarının arkasında toplanıverdi. Hemen ardından, Hırvatistan'ın Merkezi Avrupa ve diğer Batılı ülkelerden büyük miktarda silah alacağı resmen bildirildi. Diğer taraftan Boris Yeltsin hükümeti Ortodoks Sırplara yakınlık gösterecek, fakat Rusya'yı Batı'dan vazgeçirmeyecek bir orta yol takip etmeye çalıştı. Birçok parlamenterin (de) dahil olduğu muhafazakâr ve milliyetçi Rus grupları ise, Sırpları destekleme konusunda daha ileri gidilmediği için hükümete tepki gösterdi. 1993'ün başlarında yüzlerce Rus, galiba, Sırp kuvvetleriyle birlikte hizmet görüyordu ve Sırbistan'a verilmiş olan Rus silâhları hakkında dolaşan haberler (alınıyordu).

Öte yandan, İslami hükümet ve gruplar, Boşnakları savunmaya gelmeyen Batı'yı şiddetle eleştirip kınadılar. İranlı liderler bütün ülkelerden Müslümanları, Bosna'ya yardım temin etmek için sıkıştırdı; İran, BM silah ambargosunu ihlâl ederek Boşnaklara silah ve milis yardımı sağladı; İran destekli Lübnanlı gruplar Boşnak kuvvetlerini eğitmek ve teşkilatlandırmak için gerillalar gönderdi. 1993'te iki düzineden fazla İslam ülkesinden sayıları 4.000'e varan Müslüman'ın Bosna'da savaşacak olduğu haber alınmıştı. Suudi Arabistan ve diğer ülkelerin hükümetleri; Boşnaklara daha düzgün yardım sağlama konusunda kendi toplumlarındaki kökten dinci grupların artan baskısı altında kaldı. Suudi Arabistan, söylendiğine göre, 1992'nin sonuna kadar Boşnaklara askeri kapasitelerini Sırplarla mukayese edilebilir ölçüde arttıran silah ve teçhizat için büyük kaynaklar sağlamıştır.

1930'lardaki İspanya İç Savaşı, siyaseten faşist, komünist ve demokratik ülkelerin müdahalesini tahrik etmişti. 1990'ların Yugoslavya ihtilafı, Müslüman, Ortodoks ve Batılı Hıristiyan müdahalesini tahrik ediyor. Benzerlik fark edilmeyecek gibi değildir. Suudi bir editör, "Bosna Hersek'teki savaş, İspanya İç Savaşı'ndaki faşizme karşı savaşın duygusal karşılığı olmuştur" gözleminde bulunduktan sonra şöyle devam etmektedir: "Orada ölenler, Müslüman kardeşlerini kurtarmaya çalışmış şehitler olarak telakki edilir."

Kavga ve şiddet, aynı medeniyet dairesindeki devlet ve gruplar arasında da meydana gelecek. Gerçi bu tür kavgalar, muhtemelen daha da yoğun olacak ve medeniyetler arası kavgalardan daha az yayılacaktır. Bir medeniyetin ortak üyesi olmak, aksine bir durumda gerçekleşebilecek şiddet ihtimalini azaltıyor. 1991 ve 1992'de, Rusya ve Ukrayna arasında, başta Kırım olmak üzere, toprak, Karadeniz filosu, nükleer silahlar ve ekonomik sorunlar üstüne ortaya çıkan şiddetli çatışma ihtimali birçok insanı dehşete düşürdü. Bununla birlikte, medeniyet eğer bir şeye itibar ediyorsa Ukraynalı ve Ruslar arasına varan bir çatışma ihtimali düşecektir. Onlar, Slav ve öncelikle asırlardan beri birbirleriyle yakın ilişkilerde bulunmuş iki halktır. 1993'ün başları gibi, bütün kavga sebeplerine rağmen, iki ülkenin liderleri ülkeleri arasındaki sorunları etkili bir şekilde müzakere ediyor ve çözüyordu. Eski Sovyetler Birliği'nin başka yerlerindeki Müslüman ve Hıristiyanlar arasında çokça gerginlik ve biraz çatışma, Ruslar ve Ukraynalılar arasında ise gerçekte herhangi bir şiddet meydana gelmemiştir.

Medeniyet saflaşması bugüne kadar sınırlı kalmıştır, fakat büyümektedir ve ciddi ölçüde yayılma potansiyeline sahiptir. İran Körfezi, Kafkasya ve Bosna'daki ihtilaflar devam edip gittikçe, ulusların konumları ve aralarındaki bölünmeler artan bir biçimde medeniyet hatları boyunca ortaya çıktı. Popülist politikacılar, dini liderler ve medya bu noktada kitle desteğini harekete geçirmenin ve tereddüt içindeki hükümetleri baskı altına almanın kudretli bir vesilesini bulmuştur. Gelecek yıllarda, yerel çatışmalar, Bosna ve Kafkasya'da olduğu gibi medeniyetler arasındaki fay kırıkları boyunca, çok büyük bir ihtimalle daha büyük savaşlara dönüşecektir. Eğer olursa bundan sonraki dünya savaşı, medeniyetler arası bir savaş olacaktır.

Batı ve Geri Kalanlar Karşı Karşıya

Batı bugün, diğer medeniyetlerle ilişkisi açısından olağanüstü bir kudretin zirvesindedir. Süper güce sahip rakibi haritadan silinmiştir. Batılı devletler arasındaki askeri mücadele düşünülebilecek bir şey değildir ve Batı'nın askeri gücü rakipsizdir. Batı, Japonya hariç herhangi bir ekonomik meydan okumayla karşı karşıya değildir. Uluslararası siyaset ve güvenlik meseleleri fiilen bir Birleşik Devletler, İngiltere ve Fransa liderliğinde; dünya ekonomik meseleleri ABD, Almanya ve Japonya liderliğinde karara bağlanır ve bunların hepsi, daha küçük ve çoğunlukla Batılı olmayan ülkelere meydan vermeyerek birbirleriyle çok yakın ilişkilerini sürdürür. BM Güvenlik Konseyi veya IMF'nin aldığı, Batı'nın çıkarlarını yansıtan kararlar, dünya topluluğunun arzularını yansıtıyormuşçasına sunulur. Birleşik Devletler ve diğer Batılı güçlerin çıkarlarını yansıtan eylemlere global bir meşruiyet vermek için ('Hür Dünya' deyiminin yerine kullanılan) 'dünya toplumu' ibaresi bile kolektif bir isim haline gelmiştir. Batı, IMF ve diğer milletlerarası ekonomik kuruluşlar sayesinde kendi ekonomik çıkarlarını pazarlıyor ve uygun olanını, kendisinin düşündüğü ekonomik politikaları öteki uluslara zorla kabul ettiriyor. IMF, Batılı olmayan ulusların herhangi birinin tepesinde, hiç şüphesiz maliye bakanları ve diğerlerinden birkaçının desteğini kazanacak; fakat IMF memurlarını, "başkalarının paralarına el koyup onu daha başka insanlara vermeyi, ekonomik ve siyasi yönetime yabancı kurallar dayatmayı, ekonomik özgürlüğü boğmayı seven yeni Bolşevikler" olarak vasıflandıran Georgy Arbotov'a hak veren, aşağı yukarı diğer herkesten karşı konulamaz biçimde tepki görecektir.

BM Güvenlik Konseyi ve onun -sadece Çin'in arada bir çekimser kalmasıyla yumuşatılan- kararları üzerindeki Batı tahakkümü, Irak'ı Kuveyt'ten çıkarmak ve kimyasal silahlarını ve bu tür silahlar üretme kapasitesini ortadan kaldırmak için Batı'nın güç kullanmasına BM meşruiyeti gerekti. (Söz konusu hâkimiyet) ABD, İngiltere ve Fransa eliyle, Güvenlik Konseyi'ne, "Libya'dan (Çin'de 103 kişinin öldüğü) PAN-AM uçağını bombalamaktan sanık kişilerin teslimini talep ettiren ve Libya reddedince ardından yaptırımlar uygulattıran, eşi benzeri görülmemiş bir eylem de ortaya çıkardı. Batı, en büyük Arap ordusunu yendikten sonra, Arap dünyasının dört bir yanındaki ağırlığını arttırmakta tereddüt etmedi. Batı, Batılı hâkimiyeti sürdürecek ölçülerde dünyaya hükmetmek için uluslararası kuruluşları, askeri gücü ve ekonomik kaynakları fiilen kullanıyor.

En azından Batılı olmayanlar yeni dünyayı bu tarzda görüyor ve onların bakış açılarında önemli bir gerçeklik payı var. Bununla birlikte, kuvvet farkları ve askeri, ekonomik ve kurumsal güç mücadeleleri de Batı ile diğer medeniyetler arasındaki anlaşmazlığın bir kaynağıdır. Temel değer ve inançlardan oluşan kültür farkları, ikinci bir anlaşmazlık kaynağıdır. V.S. Naipaul, "Bütün insanlara uyan evrensel medeniyet"in Batı medeniyeti olduğunu ileri sürmüştür. Yüzeysel olarak, Batı kültürü büyük ölçüde, dünyanın geri kalan kısmına gerçekten nüfuz etmiştir. Ancak daha temel bir seviyede Batılı kavramlar, diğer medeniyetlerdeki karşılıklarından ciddi biçimde farklıdır. Batı'nın bireycilik, liberalizm, anayasacılık, insan hakları, eşitlik, özgürlük, hukuk düzeni, demokrasi, serbest piyasa, kilise ve devletin ayrılması konularındaki fikirleri, İslami, Konfüçyüsçü, Japon, Hindu, Budist veya Ortodoks kültürlerde çoğunlukla fazla bir yankı uyandırmaz. Batı'nın bu tür fikirleri yaymak için harcadığı çabalar, bedel olarak "insan hakları emperyalizmi"ne karşı bir reaksiyon ve Batılı olmayan kültürlerdeki daha genç neslin kökten dinciliği desteklemesinde görüldüğü gibi, yerli değerlerin yeniden onaylanmasını ortaya çıkarıyor. Batılı bir fikir olan, "evrensel bir medeniyet olabilirdi" tasavvurunun bile, çoğu Asya toplumunun varlığıyla doğrudan doğruya arası açıktır ve onların vurgusu, bir halkı diğerinden neyin ayırdığı üzerinedir. Gerçekten de, farklı toplumlardaki değerleri konu alan 100 karşılaştırmalı incelemenin bir değerlendirmesini yapan yazar Harry C. Triandis, "Batı'daki en önemli değerler, dünya çapında en önemsiz olanlardır" sonucuna varmıştır . Tabii, siyasi dünyada, bu farklar ABD ve diğer Batılı güçlerin, öbür kavimleri, demokrasi ve insan haklarıyla ilgili fikirlere adapte olmaya ikna etmek için sarfettikleri çabalarda en açık biçimde ortaya çıkıyor. Modern demokratik hükümet Batı'da doğmuştur. Batılı olmayan toplumlarda geliştiği zaman, çoğunlukla Batı sömürgeciliği ve etkisinin bir ürünü haline gelmiştir.

Gelecekte dünya siyasetinin merkezî ekseni, muhtemelen Kishore Mahbubani'nin deyimiyle "Batı ve geriye kalanlar" (The West and the Rest) arasındaki bir mücadele ve Batılı olmayan medeniyetlerin Batılı güç ve değerlere verdiği karşılıklar olacaktır . Bu karşılıklar, genel olarak şu durumlardan biri veya hepsinin bileşimi olur:
Uç bir durumda, Burma ve Kuzey Kore gibi Batılı olmayan devletler, Batı'nın "fesat" etkisinin kendi toplumlarına bulaşmasını engellemek için izolasyon tavrı izlemeye ve fiiliyatta Batı hâkimiyetindeki global topluluğa katılmama yolunu seçmeye teşebbüs ederler. Bununla birlikte, bu yolun maliyetleri yüksektir ve sadece birkaç devlet, özellikle bu yolu takip etmiştir. Uluslararası ilişkiler teorisindeki "kervana katılma" (band-wagoning) görüşüne tekabül eden ikinci alternatif, Batı'ya katılmak ve onun değer ve kurumlarını korurken, diğer yandan Batılı olmayan diğer toplumlarla Batı'ya karşı işbirliği yaparak ekonomik ve askeri güç toplamak suretiyle Batı'yı "dengeleme;" kısacası Batılılaşmadan modernleşmeye çalışmaktır.

Bölünmüş Ülkeler

Gelecekte, insanlar kendilerini medeniyete göre ayırdıkça Sovyetler Birliği ve Yugoslavya gibi farklı medeniyetlere mensup çok sayıda kavmi bünyesinde barındıran ülkeler parçalanmaya adaydır. Diğer bir kısım ülkeler, vasat seviyede kültürel bir türdeşliğe sahiptir fakat toplumları hangi medeniyete mensup oldukları konusunda bölünmüştür. Bunlar bölünmüş ülkelerdir. Liderleri tipik bir biçimde, kervana katılma stratejisi izlemeyi ve ülkelerini Batı'nın üyesi yapmayı arzu ediyor fakat ülkelerinin tarih, kültür, ve gelenekleri Batılı değildir. Bu tür bir bölünmenin en açık ve prototipik örneğini Türkiye teşkil ediyor. Türkiye'nin 20. yüzyılın sonlarındaki liderleri, Atatürk geleneğini takip etmekte ve Türkiye'yi modern, seküler, Batılı ulus devlet olarak tanımlamaktadır. NATO'da ve Körfez Savaşı'nda Türkiye'yi Batı ile ittifaka soktular; AB'ye üyelik için müracaat ettiler. Bununla birlikte, Türk toplumundaki bazı unsurlar, aynı zamanda İslami bir silkinişi desteklemiş ve Türkiye'nin esas itibarıyla Müslüman bir Ortadoğu ülkesi olduğunu ileri sürmüşlerdir. Ayrıca, Türkiye'nin seçkinleri Türkiye'yi Batılı bir toplum olarak tanımlarken Batı'nın seçkinleri Türkiye'nin öyle olduğunu kabule yanaşmıyor. Türkiye, AB'nin bir üyesi olmayacaktır; gerçek sebebi Cumhurbaşkanı Özal'ın dediği gibidir: "Biz Müslüman’ız, onlar ise Hıristiyan’dır, ve fakat bunu dile getirmiyorlar." Mekke'yi reddettikten ve ardından Brüksel tarafından reddedildikten sonra, nereye bakar Türkiye? Cevap, Taşkent olabilir. Sovyetler Birliği'nin zevali, Türkiye'yi Yunanistan sınırlarından Çin'e kadar yedi ülkeyi kuşatan ve yeniden hayat bulan bir Türk medeniyetinin lideri olma fırsatını veriyor. Batı tarafından teşvik edilen Türkiye bu yeni kimliği benliğine kazımak için büyük çaba sarf ediyor.

1980'li yıllarda Meksika, bir dereceye kadar Türkiye'ninkine benzer bir pozisyona girmiştir. Tıpkı, Türkiye'nin Avrupa'ya karşı tarihi muhalefetini terk edip onunla birleşmeye çalışması gibi. Meksika da kendisini ABD'ye muhalefetiyle tanımlamaya son veriyor ve bunun yerine Birleşik Devletler'i taklit etmeye ve Kuzey Amerika Serbest Ticaret Bölgesi'nde onunla biraraya gelmeye çabalıyor. Meksika liderleri, Meksikalı kimliğini yeniden tanımlamak gibi büyük bir işe dalmıştır ve temel ekonomik reformları, asıl siyası değişmeyi eninde sonunda başlatacak diye sunmaktadır. 1991'de, Başkan Carlos Salinas de Cortari'nin üst seviyedeki bir danışmanı, bana Salinas hükümetinin yapmakta olduğu bütün değişimleri ayrıntılı bir şekilde tasvir etmişti. O, sözlerini bitirdiğinde ben şunu söyledim: "Bütün bunlar çok etkileyici. Bana öyle geliyor ki, siz esas itibarıyla Meksika'yı bir Latin Amerika ülkesi olmaktan çıkarıp bir Kuzey Amerika ülkesine dönüştürmek istiyorsunuz." Bana şaşkınlıkla baktı ve şöyle bağırdı: "Aynen! Yapmaya çalıştığımız şey tamamıyla budur; fakat tabii ki, bu kadar aleni biçimde asla söyleyemedik." Bu danışmanın değerlendirmesinin de gösterdiği gibi, Türkiye'de olduğu gibi Meksika'da da toplumun bazı önemli unsurları ülkelerinin kimliğinin yeniden tanımlanmasına direniyor. Türkiye'de Avrupa'ya yönelik liderler İslam'a jest yapmak zorundadır. Özal'ın Mekke'yi tavaf edişi gibi; Meksika'nın Kuzey Amerika'ya yönelik liderleri de Meksika'nın bir Latin Amerika ülkesi olduğuna inanan kimselere öylesine jest yapmaya mecburdur. (Salinas'ın İbero Amerikan Guadalajara zirvesi).

Türkiye, tarihen, en derin biçimde bölünmüş ülkedir. ABD için Meksika en yakın bölünmüş ülke örneğidir. Global olarak en mühim bölünmüş ülke Rusya'dır. Rusya'nın Batı'nın bir parçası mı yoksa ayrı bir Slav - Ortodoks medeniyetinin lideri mi olduğu sorusu, Rus tarihinin tekrar edilen sorusudur. Batılı bir ideolojiyi ithal edip Rus şartlarına uyduran ve ardından da o ideoloji adına Batı'ya meydan okuyan komünizmin Rusya'daki zaferiyle birlikte bu sorunun üstü örtüldü. Komünizmin hâkimiyeti, Batılılaşmaya karşı Ruslaşma üstüne süregelen tarihi tartışmayı kapatmıştı. Komünizmin gözden düşmesiyle birlikte Ruslar bir kere daha bu soruyla yüz yüze geliyor.

Başkan Yeltsin, Batılı prensip ve hedefleri benimsiyor ve Rusya'yı, "normal" bir ülke ve Batı'nın bir parçası yapmaya uğraşıyor. Ne var ki, gerek Rus seçkinleri ve gerekse Rus kamuoyu bu mesele üzerinde bölünmüş durumda. Daha ılımlı muhalifler arasındaki Sergei Stankevich, Rusya'nın, onu, "Avrupalı olmaya, hızlı ve teşkilatlı biçimde dünya ekonomisinin bir parçası haline gelmeye, Yediler'in sekizinci üyesi olmaya ve Atlantik ittifakının iki hâkim üyesi sıfatıyla ABD ve Almanya'ya özel bir 'önem atfetmeye' götürecek 'Atlantikçi' bir rotayı reddetmesi gerektiğini" ileri sürüyor. Stankevich, özellikle Avrasyacı bir politikayı reddediyorsa da yine aynı derecede Rusya'nın Türkî ve Müslüman bağlantılarını vurgulayarak diğer ülkelerdeki Rusları himayeye öncelik vermesi ve Rusya'nın "kaynaklarının, tercihlerinin, bağlarının ve menfaatlerinin Asya'nın, doğu istikametinin lehine, yeniden dağıtımını göze çarpan biçimde ilerletmesi gerektiğini" savunuyor. Bu düşüncedeki insanlar, Yeltsin'i, Rusya'nın çıkarlarını Batı'nınkine tâbi kıldığı, Rus askeri gücünü azalttığı, Sırbistan gibi geleneksel dostları desteklemede başarısız kaldığı, iktisadi ve siyasi reformu Rus halkına zararlı şekillerde yürüttüğü için eleştiriyor. Bu eğilimin göstergesi, 1920'lerde Rusya'nın emsalsiz bir Avrasya medeniyeti olduğunu savunan Petr Savitsky'nin fikirlerinin yeniden rağbet görmesidir. Daha aşırı muhalifler, çok daha bağıra çağıra milliyetçi, anti-Batıcı ve anti-Semitik görüşleri dile getiriyor ve Rusya'nın askeri gücünü yeniden geliştirmesi, Çin ve Müslüman ülkelerle daha yakın bağlar kurması için zorluyorlar. Rusya'nın seçkinleri kadar halkı da bölünmüştür. Avrupa Rusyası'nda 1992'nin sonbaharında yapılan bir kamuoyu yoklaması, Batı'ya karşı halkın yüzde 40'ının olumlu ve yüzde 36'sının olumsuz tavır sahibi olduğunu açığa çıkarmıştır. Rusya, tarihinin büyük bir kısmında olduğu gibi, 1990'ların başlarında da gerçekten bölünmüş bir ülkedir.

Bölünmüş bir ülke, medeniyet kimliğini yeniden tanımlamak için üç şartı yerine getirmelidir. Birincisi, o ülkenin siyasi ve ekonomik seçkinleri bu hareket konusunda genel olarak taraftar ve hevesli olmalıdır. İkincisi, kamuoyu, yeniden tanımlama konusunda uygun davranmaya istekli olmalıdır. Üçüncüsü, alıcı konumda bulunan medeniyetteki (Batı veya Avrupa'daki) hâkim gruplar bu ülkeyi benimsemeye istekli olmalıdır. Meksika konusunda üç şartın tamamı da büyük ölçüde mevcuttur. Türkiye konusunda ise ilk ikisi, hatırı sayılır oranda mevcuttur. Rusya'nın Batı'ya katılması konusuna gelince, bu şartlardan herhangi birisinin bile varlığı açık değildir. Liberal demokrasi ve Marksizm - Leninizm arasındaki mücadele, büyük farklılıklarına rağmen hürriyet, eşitlik ve refah konusunda nihaî hedefleri görüntüde de olsa paylaşan ideolojiler arasındaydı. Geleneksel, otoriteryen ve milliyetçi bir Rusya tamamen farklı hedeflere sahip olabilirdi. Batılı bir demokrat, bir Sovyet Marksisti ile entelektüel bir tartışmayı devam ettirebilirdi. Bunu bir Rus gelenekçisiyle yapmak ise onun (Batılı bir demokrat) açısından gerçekte imkânsız olacaktı. Ruslar eğer Marksistler gibi davranmayı bırakır, liberal demokrasiyi reddeder ve Batılılar gibi değil de Ruslar gibi davranmaya başlarsa, Rusya ile Batı arasındaki ilişkiler yine (ancak) soğuk ve ihtilaflı olabilir.

Konfüçyüsçü - İslami Bağlantı

Batılı olmayan ülkelerin, Batı'ya katılmaları konusundaki engeller epeyce başka türlüdür. Bu engeller Latin Amerika ve Doğu Avrupalı ülkeler için asgaridir. Eski Sovyetler Birliği'nin Ortodoks ülkeleri için daha büyüktür. Yine Müslüman, Konfüçyüsçü, Hindu ve Budist toplumlar bakımından da söz konusu engeller daha büyüktür. Japonya, Batı'nın yakın temastaki bir üyesi olarak kendisi için pek eşi benzeri bulunmayan bir yer seçmiştir: Bazı konularda Batı'ya dahildir fakat açıktır ki, önemli konularda Batı'nın üyesi değildir. Kültür ve güç sebebiyle Batı'ya katılmak istemeyen, katılamayan ülkeler, kendi ekonomik, askeri ve siyasi güçlerini geliştirerek Batı'yla rekabete giriyor. Bunu iç gelişmelerini ilerletmek ve Batılı olmayan diğer ülkelerle işbirliği yapmak suretiyle gerçekleştiriyorlar. Bu işbirliğinin en göze çarpan şekli, Batılı menfaatler, değerler ve iktidara meydan okumak için doğmuş bulunan Konfüçyüsçü İslami yakınlıktır.

Batılı ülkeler, hemen hemen istisnasız biçimde askeri güçlerini azaltıyor; Yeltsin'in liderliğindeki Rusya da öyle. Bununla birlikte Çin, Kuzey Kore ve muhtelif Ortadoğu devletleri askeri kapasitelerini önemli ölçüde genişletiyor. Bunu, Batılı ve Batılı olmayan kaynaklardan silah ithali ve yerli silah endüstrilerini geliştirme yoluyla başarıyorlar. Bunun bir sonucu, Charles Krauthammer'in "Silah Devletleri" diye adlandırdığı şeyin ortaya çıkışıdır ve bu "Silah Devletleri" Batılı değildir. Diğer bir sonuç, Batılı bir kavram ve hedef olan silahların kontrolü kavramının yeniden tanımlanmasıdır. Soğuk Savaş sırasında, silahların kontrolündeki öncelikli amaç ABD ve müttefikleri ile Sovyetler Birliği ve müttefikleri arasındaki istikrarlı bir askeri denge oluşturmaktı. Soğuk Savaş sonrasının dünyasında silahların kontrol altına alınmasının öncelikli hedefi, Batı'nın çıkarlarını tehdit edebilecek askeri kapasitelerin Batılı olmayan toplumlar tarafından geliştirilmesini önlemektedir. Batı, bunu uluslararası antlaşmalar, ekonomik baskı ve silah sevkiyatı ile silah teknolojileri üzerindeki kontroller sayesinde başarmaya çalışıyor.

Batı ile Konfüçyüsçü - İslami devletler arasındaki mücadele büyük ölçüde nükleer, kimyevi ve biyolojik silahlar, balistik füzeler ve onları fırlatmaya yarayan sofistike vasıtalar, rehberlik, istihbarat ve söz konusu hedefe ulaşmak için lazım gelen diğer elektronik kapasiteler üzerinde yoğunlaşıyor. Batı, evrensel bir norm olarak (nüfusça) çoğalmamayı, bu normu gerçekleştirmenin vasıtaları olarak (da) nüfus planlamalarını ilerletiyor. (Batı), aynı zamanda, sofistike silahların yayılmasını ilerletenlere karşı çeşitli yaptırımlara tehditkâr davranıyor ve bunu yapamayanlar için (de) bazı nimetler teklif ediyor. Batı'nın dikkati, doğal olarak fiili veya potansiyel olarak kendisine düşman olan milletler üzerinde odaklanıyor.

Diğer yandan, Batılı olmayan ülkeler, güvenlikleri için gerekli saydıkları silahları, hangisi olursa olsun elde etme ve genişletmeye hakları olduğunu savunuyor. Bu ülkeler, Körfez Savaşı'ndan ne gibi dersler çıkardığı sorulduğunda Hindistan Savunma Bakanı'nın verdiği cevaptaki gerçeği de kafalarına iyice yerleştirmiştir: "Nükleer silahlara sahip olmadıkça Birleşik Devletler'le savaşmayın." Nükleer ve kimyasal silahlar ile füzeler, belki hatalı bir şekilde, Batı'nın süper konvansiyonel gücünün potansiyel dengeleyicisi olarak görülüyor. Çin elbette şimdiden nükleer silahlara sahiptir; Pakistan ve Hindistan bu tür silahları yayma kabiliyetine sahiptir. Kuzey Kore, İran, Irak, Libya ve Cezayir bu silahları elde etmeye çalışacak gibi görünüyor. İranlı üst düzeyde bir yetkili, bütün Müslüman devletlerin nükleer silahları elde etmesi gerektiğini ilan etmiş ve İran Cumhurbaşkanı, öğrenildiğine göre, 1988'de "savunma ve saldırı amaçlı kimyasal, biyolojik ve radyolojik silahlar" geliştirilmesini isteyen bir emir çıkarmıştır.

Batı'nın askeri güçlerine karşı koyucu gelişmeye dair merkezi şekilde önemli olan (şey), Çin'in askeri gücü ve askeri güç yaratma araçlarının beslenen genişlemesidir. Çarpıcı bir ekonomik gelişmeyle su yüzüne çıkan Çin, askeri harcamalarını hızlı bir şekilde arttırıyor ve silahlı kuvvetlerin modernizasyonu ile enerjik bir şekilde ilerliyor. Eski Sovyet devletlerinden silahlar satın alıyor, uzun menzilli füzeler geliştiriyor. (Bu ülke) 1992'de bir megatonluk bir nükleer bombanın denemesini yaptı. Hava ikmal teknolojisi elde ederek güç projeksiyon kapasitelerini geliştiriyor ve bir uçak gemisi satın almaya çalışıyor. Çin'in askeri gücü (build up) ve Güney Çin Denizi üzerindeki hâkimiyet iddiası, Doğu Asya'da bölgesel bir silah yarışını tahrik ediyor. Çin aynı zamanda büyük bir silah ve silah teknolojisi ihracatçısıdır. Libya ve Irak'a, nükleer silah ve sinir gazı üretiminde kullanılabilen teçhizat ihraç etmiştir. Cezayir'e nükleer silah araştırma ve üretimine uygun bir reaktör inşa etmekte yardım etmiştir. Çin, İran'a Amerikan yetkililerin inancına göre, yalnız silah üretiminde kullanılabilecek nükleer teknoloji satmış ve galiba Pakistan'a da 300 mil menzilli füzelerin parçalarını gemiyle göndermiştir. Kuzey Kore kısa bir süreden beri ilerlemekte olan bir nükleer silah programına sahip olmuş ve Suriye'yle İran'a gelişmiş füzeler ve füze teknolojisi satmıştır. Silah ve silah teknolojisindeki hareket genellikle Doğu Asya'dan Ortadoğu'ya doğrudur. Bununla beraber bir ölçüde aksi yönde hareket de mevcuttur. Mesela Çin, Pakistan'dan Stinger füzeleri almıştır.
Batı'nın askeri gücüne karşı koymak için ihtiyaç duyulan silah ve silah teknolojilerinin üyeleri tarafından elde edilişini ilerletmek üzere düzenlenen Konfüçyüsçü - İslami bir askeri bağlantı, bu suretle vücuda gelmektedir. Kalıcı olabilir veya olmayabilir. Ancak halen Dave McCurdy'nin dediği gibi "Bu bağlantı, fikri üretenler ve onların taraftarlarınca yürütülen, hainlerin karşılıklı yardım paktıdır." Konfüçyüsçü - İslami devletler ve Batı arasında silahlanma yarışının yeni bir şekli böylece meydana geliyor. Eski moda silahlanma yarışında taraflardan biri diğerine karşı denge sağlamak veya süperliğini kazanmak için kendi silahlarını geliştirirdi. Silahlanma rekabetinin bu yeni tarzında ise bir taraf silahlarını geliştiriyor, diğer tarafsa aynı zamanda kendi askeri kapasitesini azaltırken karşı tarafın silah geliştirmesini sınırlamak ve önlemekten gayri, herhangi bir denge kurmak için çaba sarf etmiyor.

Batı için Sonuçlar

Bu makale, medeniyet kimliklerinin diğer bütün kimliklerin yerini alacağı, ulus devletlerin ortadan kalkacağı, her medeniyetin tek bir siyasi varlık haline geleceği, bir medeniyet içindeki grupların birbirleriyle çatışmayacağı ve hatta savaşmayacağını savunmuyor. Bu deneme şu hipotezleri ileri sürüyor: Medeniyetler arasındaki farklar ciddi ve önemlidir; medeniyet bilinci artıyor; medeniyetler arası mücadele, hâkim mücadele tarzı olarak ideolojik ve diğer mücadele biçimlerinin yerine geçecek; tarihi olarak Batı medeniyeti içerisinde oynanıp bitmiş bir oyun olan uluslararası ilişkiler artan bir biçimde Batılılaşmışlıktan çıkacak ve Batılı olmayan medeniyetlerin basit bir objeleri değil aktörleri olduğu bir oyun haline gelecek; uluslararası sahada başarılı siyaset, güvenlik ve ekonomi kurumları medeniyetler arası olmaktan çok, muhtemelen medeniyetler içerisinde gelişecek; farklı medeniyetlere mensup gruplar arasındaki mücadeleler, aynı medeniyete mensup gruplar arasındaki mücadelelerden daha sık, daha kuvvetli ve daha şiddetli olacak; farklı medeniyetlere mensup gruplar arasındaki şiddetli çatışmalar global savaşlara yol açabilecek en muhtemel ve en tehlikeli tahrik kaynağıdır; dünya siyasetinin ekseni "Batı ile geri kalanlar" arasındaki ilişkiler olacak, Batılı olmayan bazı bölünmü




Medeniyetler Çatışması 08-03-2008