Özel Haber | Detay Haber | | Künye | XML Sitemap |

Press Medya

Press Medya Haber Portalı

Son Dakika

Murat Özer
Murat Özer


Türkiye'de Muhalif Olmanın Dayanılmaz Hafifliği
04/06/2018, 17:15


Cumhurbaşkanlığı referandumu gibi kritik bir eşikten sonra, Türkiye ani bir seçim kararı ile yeni cumhurbaşkanını seçecek. Referandumun en önemli sonucunun artık koalisyonlu zayıf hükümet dönemlerinin kapanacak olması ve birbirine yakın partilerin seçimler öncesinde ittifak kurmak zorunda kalacakları biliniyordu. Aslında 16 Nisan Referandumunda “hayır” cephesinde yer alan taraflar bu durumu çok iyi bildiğinden, anayasa değişikliğinin seçim yoluyla yapılmasına karşı direnmişlerdi. Bugün Cumhur İttifakı ve karşısında kurulan Millet İttifakı’nın yapısı, siyasi aktörlerin hangi saikle bir araya geldikleri ve ideolojik kimlikleri göz önünde bulundurulduğunda, CHP’nin başını çektiği muhalefetin neden anayasa değişikliğine itiraz ettiği daha iyi anlaşılabilir.

Yeni Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemi, güçlü bir halk desteği ile kurulacak hükümeti zorunlu kılarken, muhalefeti de iktidara göre şekillendirmek ve pozisyon almak mecburiyetinde bırakmıştır. Kendi varlığını askeri vesayete dayandıran CHP, Türkiye’de ilk defa çok partili hayata geçildiği 1946 yılından bu yana tek başına iktidar yüzü göremese de, zayıf hükümetlerin olduğu koalisyonlar sayesinde iktidarın ortağı olabilmeyi başarmıştı. Oysa ki, bu yeni sistemle birlikte ülkedeki sağ-muhafazakar-dindar kitlelerin kahir ekseriyeti bir tarafta konsolide olacak ve iktidar halkın ekseriyetini temsil eden bu partiler eliyle sürdürülürken; doğal olarak diğerlerine sadece muhalefet yapma görevi düşecek.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı kendi partisi henüz aday göstermeden, durumdan vazife çıkartarak kendi adayları olarak ilan eden MHP lideri Devlet Bahçeli böylece sağ-muhafazakâr kitleleri bir cephede toplamanın işaret fişeğini atmış oldu. Bu şekilde inşa edilen Cumhur İttifakı’nın, ortak değerlere sahip, yakın ideolojik kimlikleri taşıyan, geniş bir seçmen kitlesine hitap ettiği açıktır. Özellikle Erdoğan’ın uzun bir süredir ifade ettiği ve Yeni Türkiye’nin adeta mottosu olan “Tek Devlet, Tek Millet, Tek Vatan ve Tek Bayrak” konusunda AK Parti ile MHP arasında hiçbir fark yoktur. Son üç seçim de göstermiştir ki, özellikle Orta Anadolu seçmeni MHP ile AK Parti arasında zaman zaman gidip gelmektedir. MHP’nin Türk dünyası ile birlikte İslâm dünyasının diğer noktalarına karşı artan ilgisi, Kudüs konusunda gösterdiği güçlü tavır, Türk milliyetçilerinde “ümmeti sahiplenen bir duruş”un giderek daha fazla öne çıktığını göstermektedir. Buna mukabil, AK Parti Hükümeti’nin Çözüm Süreci’nin akamete uğramasından sonra terörle mücadelede sert ve güçlü tavır sergilemesi, Sur başta olmak üzere bölgede büyük operasyonlar yapması, ardından Afrin’de Zeytindalı Harekâtı ile PKK’ya ağır bir darbe indirmesi, her iki siyasi hareketin sadece seçimler sebebiyle yakınlaşmadığını ortaya koymaktadır. Hem AK Parti hem de MHP kendi daha önceki siyasi çizgilerindeki sertlikten vazgeçip, devletin bekası ve vatanın bağımsızlığı ortak değerlerinde buluşmuşlardır.

Muhalefetin Ortak Bir Değeri Yok

Buna karşılık Millet İttifakı adı altında bir araya gelen siyasi oluşumun neredeyse hiçbir ideolojik benzerliği yoktur. Bahçeli’nin siyasi projeksiyonlarına muhalefet ederek MHP’den ayrılan ve Meral Akşener’in başını çektiği grubun kurduğu İyi Parti’nin, CHP ile hiçbir ideolojik yakınlığı bulunmamaktadır. İttifakın küçük ortağı Saadet Partisi’nin, kendi siyasi geçmişindeki partilerini kapatıp, Erbakan’ı siyasi yasaklı hale getiren bir anlayışın sahipleriyle müşterek bir ideoloji etrafında buluşmaları zaten beklenemezdi. Bölücü örgütün siyasi sözcüsü durumundaki HDP ile CHP’nin ittifak yapması beklenirdi ki, siyasi tarihimiz benzeri bir ittifakı CHP’nin öncülü olan SHP ile şahit olmuştu. Fakat Bahçeli’yi ülkücü ideallerden sapmakla itham ederek ortaya çıkmış İP’in yıllarca terörist olarak tanımladığı HDP ile birliktelik kurması halka nasıl izah edilecekti? Hal böyle olunca muhalefetin önemli bir kısmı ittifakın şimdilik dışında tutuldu.

Ancak ittifak içinde tasfiyelerde gecikmedi. CHP cephesinde sivri dili, kavgacı üsluplarıyla öne çıkan ve CHP’nin adayı Muharrem İnce’nin ekibinde olduğu bilinen pek çok isim seçimler öncesinde tasfiye edildi. Haluk Pekşen, Mustafa Balbay, Eren Erdem, Barış Yarkadaş, Zeynep Altıok, Şenal Sarıhan, Musa Çam, Erdin Bircan, Hüsnü Bozkurt, Necati Yılmaz, Hilmi Yarayıcı, Niyazi Nefi Kara, Elif Doğan Türmen ve İlhan Cihaner gibi isimler aday gösterilmezken; İyi Parti’nin kurucularından ve Bahçeli’ye ilk isyan bayrağını açan Yusuf Halaçoğlu da kendi partisinden aday gösterilmedi. Muhalefet bir blok olarak hareket edemediği gibi kendi içlerinde dahi istikrar, birliktelik ve dayanışmayı sağlayamamış durumda.

Muhalefetin üzerinde mutabık kalabileceği ortak hiçbir değeri bulunmuyor. Aslında bu Türkiye için ciddi bir eksikliktir. Güçlü bir muhalefet, iktidarın daha doğru işler yapmasının teminatıdır. Oysaki ülkemizde son 16 yıldır muhalefetin böylesi bir yaklaşımı, yapıcı bir tutumu ne yazık ki olmadı. Muhalefetteki partilerin, Türkiye’nin geleceğine dair ürettikleri projeleri var mıdır? Bölgesinde ve İslâm dünyasında lider olan, ekonomik bağımsızlığını elde etmiş, sanayi ve ulaşımda dünyanın gıpta ettiği bir ülke özlemi var mıdır? Terör sorununu halletmiş, güçlü bir ordu ve milli silah sanayisi olan; nükleer enerjiye sahip, hidroelektrik ve rüzgâr enerjisi sayesinde doğalgaz satın alma zorunluluğu kalmayan; tam bağımsız bir ülke düşlüyor mudur? Ülkemizde muhalefet ile AK Parti iktidarı arasındaki temel fark, ülkeyi nasıl daha iyi yöneteceği sorusuna verdikleri cevaplar değil; muhalefet açısından kendilerinde böylesi bir gündemin dahi var olmamasıdır.

AK Parti iktidarına karşı en güçlü şekilde örgütlenen ve sonunda da ortaya koyduğu şiddet eylemleriyle kendini yok eden Gezi Eylemlerine baktığımızda, muhalefetin acınacak durumunu ibretle müşahede edebiliriz. Bir aydan fazla süren ve ülkenin neredeyse tamamına yayılan eylemlerde, Hükümetten sonuç olarak talep edilen şeylere baktığımızda muhalefetin ne kadar özgün olduğu ve bir iradeye sahip olup olmadıkları ortaya çıkacaktır.

İstanbul Tabip Odası, Mimarlar Odası, TMMOB, KESK, DİSK gibi meslek birlikleri ve sendikaların başını çektiği eylemciler, hükümetle yaptıkları görüşmede 3. Köprü inşaatının durdurulmasını, 3. Havaalanı projesinin iptal edilmesini, Boğaz geçişine alternatif bir güzergâh olacağı düşünülen Kanal İstanbul projesinin iptal edilmesini, Hidroelektrik Santral inşaatlarının durdurulmasını talep etmişlerdi. Elbette taleplerinin aralarına ne kadar özgürlükçü bir anlayışa sahip olduklarını vurgulamak için olsa gerek “Alevilere, gay ve lezbiyenlerle, kadın bedenine cinsel özgürlük” taleplerini de sıkıştırmışlardı.

Ülkenin önde gelen meslek örgütlerinin, memur ve işçi sendikalarının iktidarın politikalarından hoşnut olmadıkları iddiasıyla yaptığı eylemlerde, ülkenin kalkınması, emeğin hakkının verilmesi, adil paylaşımın sağlanması gibi talepler beklenir. Fakat onlar, Türkiye’yi bölgesinde güçlü kılabilecek, zengin ve müreffeh hale getirebilecek ne kadar büyük proje varsa, bunların iptal edilmesini; ülkenin bu girdiği yoldan dönmesini talep ediyorlardı. Bu talepleri dillendirenlerin Türkiye’yi düşündüklerini iddia edebilmenin imkânı var mıdır?

Yurtta Dikta, Cihanda Teslimiyet

Türkiye’de 1921 Anayasa’sının iptal edilmesi ve I. Meclis’in kapatılarak yalnız CHP mensuplarıyla kurulan II. Meclis süreciyle başlayan darbeler dönemi, rejimin “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” sloganıyla kimlik kazanmıştı. Aslında bu, her türlü askeri kabiliyet ve milli mühimmattan arındırılmış Türk Silahlı Kuvvetleri’nin iç siyasetin kurucu bir aktörü haline getirilmesi, millet kendine biçilen rolü oynamadığında ise hizaya getirilmesi anlamına geliyordu: Yurtta Sulh böyle sağlanacaktı ve hizadan çıkan millet, 1960’da, 1971’de, 1980’de, 1997’de sürekli olarak dipçik zoruyla hizada tutuldu. 

Ülkeyi düşmanlarımıza ve onların taşeronu olan terör örgütlerine karşı korumakla görevli olması gereken TSK, dışarıda ise mümkün olduğunca edilgen, Atlantik Paktı’nın güvenlik sınırlarını kendi sınırları kabul eden bir anlayışa sahip olacaktı. Irak’ta, Suriye’de ya da başka bir bölgede, Türkiye’ye karşı giderek yükselen terör tehdidinin bertaraf edilmesi öncelik olamazdı. Namlular düşmana karşı pas tutabilirdi, çünkü içeride yeteri kadar parlatılıyordu. Cihanda Sulh’tan anlaşılan ise buydu.

Ülkemizin bu makûs talihi, “dünya beşten büyüktür” sloganıyla değişiyor ve tüm ezilen coğrafyalar için bir ümit kapısı haline geliyordu. 15 Temmuz, düşmanlarımızın belki son değil ama en şiddetli hamlesi oldu. Darbe konseyinin kendisine “yurtta sulh, cihanda sulh” adını koyması tesadüfi değildi. Darbeyi tezgâhlayan sömürgeciler, “Türkiye’ye hizadan çıktın, eski ayarlarına geri dön” diyorlardı.

Çözüm süreci esnasında AK Parti iktidarına karşı en şiddetli muhalefeti sergileyen MHP’nin, PKK’nın talebi ve HDP’nin çağrısıyla başlayan hendek terörü karşısında Hükümet’in yanında yer almasıyla başlayan birliktelik süreci, 15 Temmuz darbe girişimi sırasında ve sonrasında tam bir ittifakla neticelendi. Bu yönüyle MHP’nin tavrı, sadece parti içerisinde Bahçeli’ye yönelik muhalefeti bastırmak gibi pragmatist bir yaklaşımla izah edilemez. Bahçeli, ne Gezi eylemleri esnasında ne de darbe girişimi sırasında AK Parti Hükümeti’ni yıpratmaya ve hatta yıkmaya dönük eylemliliğin içerisinde bulunmayı bilinçli olarak reddetti. Hatta cansiperane biçimde bu girişimlere karşı durdu. Şayet partisinin ya da şahsının ikbalini düşünmüş olsaydı, en azından Gezi eylemlerini hükümeti yıpratmak için bir fırsat olarak görür ve parti içi muhalefeti bütünüyle dizginleyebilirdi. Fakat o tıpkı başörtüsü yasağının kaldırılması için yapılan ve tarihe “411 oy” olarak geçen süreçte de, Hükümetin yanında yer alarak devletin ve milletin bekasını öncelemeyi seçmiştir. Kısa vadeli hesapların peşinde koşmayarak, Hükümetin Afrin ve Fırat Kalkanı Harekâtları esnasında uluslararası alanda yaşadığı yalnızlığı verdiği güçlü destekle gidermeye çalışmıştır. MHP’nin sergilediği tüm bu yaklaşımlar, Erdoğan’ın şahsında sadece seçimlerde sürdürülecek bir ittifakın çok ötesinde bir anlam taşımaktadır.

Türkiye Merkezli Muhalefete İhtiyaç Var

Muhalefet cephesinde ise, terörle mücadelede verilen cılız bir destek; hatta bazı CHP’li vekillerin Afrin harekâtı esnasında ortaya koyduğu şiddetli muhalefet halkta olumsuz bir şekilde karşılık bulmuştur. CHP’nin cumhurbaşkanı adayı İnce’nin, tıpkı Gezi eylemlerinde olduğu gibi, seçilmesi halinde Türkiye’nin büyük projelerini iptal edeceğini söylemesi, yapıcı muhalefet beklentisi içerisindeki kitleler üzerinde ciddi bir hayal kırıklığı doğurmuştur.

Üçüncü Havalimanı’nın açılmasıyla transit uçuşların Türkiye’ye kaydırılması özellikle Almanya tarafından tepkiyle karşılanmaktadır. Bu durum bazı Alman Havayolu şirketlerinin iflasına kadar gidecek bir süreci başlatacağından Almanya’nın projenin durdurulması için elinden gelen gayreti göstermesi kendi çıkarları açısından makul karşılanabilir. Aynı şekilde, İstanbul Boğazı’na alternatif olacak şekilde, kökeni II. Abdülhamid Han’a kadar giden Kanal İstanbul projesi, Batılı ülkelere Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin by-pass edilmesiyle verilen imtiyazların büyük oranda ortadan kalkması anlamına gelmektedir. Dünya ticaretinin yüzde 75’inin deniz yoluyla yapıldığı göz önünde bulundurulduğunda, projenin tamamlanması halinde Türkiye’ye yılda 8 milyar dolarlık bir katkı sağlayacağı uzmanlar tarafından dile getirilmektedir. Bu sebeple, başta Batılı devletler olmak üzere, küresel güçlerin bu projeden rahatsızlık duymaları da anlayışla karşılanabilir. Fakat Türkiye’nin cumhurbaşkanlığına talip olan Muharrem İnce ve Meral Akşener gibi siyasilerin bu projelerden rahatsızlık duymaları; hatta Türkiye’nin düşmanlarıyla paralel bir söyleme sahip olmaları geniş kitlelerin tepkisiyle karşılanmaktadır.

Türkiye’de muhalefet, Bolu Tüneli, Avrasya Tüneli, Marmaray ve Osman Gazi Köprüsü gibi AK Parti iktidarında tamamlanan tüm büyük yatırımlara şiddetle muhalefet etti. Hâlâ bu yatırımların Türkiye’ye bir şey kazandırmadığı ve ülkeye zarar verdiği şeklindeki tezviratı dillendirmeye devam etmekteler. Oysaki halk AK Parti ve öncesi diye sorulduğunda bu yatırımları, sağlık hizmetlerindeki devrimleri hatırlamaktadır. Muhalefetin içinde bulunduğu açmaz burada düğümlenmektedir. Bir taraf, bitirdiği başarılı projeleri göstererek yeni ve daha büyük projeleri vaat ederken, muhalefet bloğu koro halinde, başlanmış olan projelerin dahi iptal edileceğini vaat etmektedir. Dünyanın hiç bir yerinde iddialarını “yıkmak ve yok etmek” üzerine kurulu bir muhalefetin başarılı olabilme şansı yoktur.

Erdoğan’ın gerçekleştirdiği büyük yatırımlardan dahi belki de en büyük başarısı muhalefeti şekillendirmiş olmasıdır. Çünkü gerçek anlamda güç, kişinin ya da yapının kendisinde var olan enerji ve iktidarı ortaya koymasından ziyade, muarızını dönüştürebilme iradesidir. Bugün, 1946 seçimlerinden bu yana belki de ilk defa laiklik ve İslâmî yaşam tartışmalarının yapılmadığı bir seçim atmosferinde bulunuyoruz. Muhalefetin “ortak aday” seçeneği her ne kadar CHP’nin müzmin ve primitif anlayışına ve Akşener’in kişisel hırsına takıldıysa da, tüm adaylar kendilerinin halkın değerleriyle ne kadar barışık olduğunu gösterme yarışına girmişlerdir. CHP mitingleri Kur’an-ı Kerim okunarak başlamaktadır. Hatta İnce, seçim çalışmalarına Cuma Namazı ile start vermek durumunda kalmıştır. Her aday, halkın dini yaşantısı ve düşünce özgürlüğünün garantörünün kendisi olduğunu ifade etmek zorunda kalmıştır. Normal demokrasilerde muhalefet, iktidarı şekillendirerek, ona yön tayin ederken; Türkiye’de iktidar, muhalefeti şekillendirmektedir. Bu koşullar altında muhalefet bloğunun iktidara alternatif olabilme şansı görünmemektedir.

Son on yılda gerçekleşen her seçim Türkiye’nin kaderinde ciddi değişimlerin yaşanmasını sağladı. Cumhurbaşkanını halkın seçmesini öngören referandum, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Seçimi referandumu, ülkemizdeki vesayet odaklarının mevzilerini teker teker düşürürken; halkın egemenlik alanlarını genişletti ve güçlü Türkiye’nin önünü açtı. Bu noktada, Türkiye’nin en büyük eksikliği yapıcı, etkin ve Türkiye merkezli bir muhalefetin olmamasıdır. Küresel güçlerin iddialarını ülkede dillendiren; yabancı istihbarat örgütlerine Türkiye’yi ihbar eden bir muhalefet anlayışının mevzi kazanımlar elde etse de, uzun vadede başarılı olabilmesi mümkün değildir.

Umran Dergisi, Haziran 2018







 
Chicago'da 'Filistin'e destek' yürüyüşü
İsrail Başkonsolosluğu önünde toplanıp sloganlar eşliğinde yürüyen grup, Gazze Şeridi'nde İsrail'in Filistinlilere, gazeteciler ve sağlık çalışanlarına yönelik saldırılarını protesto etti.