Özel Haber | Detay Haber | | Künye | XML Sitemap |

Press Medya

Press Medya Haber Portalı

  • DAİŞ'ten Ramazan katliamı DAİŞ'ten Ramazan katliamı
    Terör örgütü DAİŞ İdlib'de sivillerin yaşadığı bölgeye bombalı araçla saldırı düzenledi. Saldırıda çok sayıda ölü ve...
  • Tüm mazlumlar bizi bekliyor Tüm mazlumlar bizi bekliyor
    Sadece Ramazan'da değil, yılın 12 ayında ihtiyaç sahiplerine yardım ulaştıran İMKANDER, çalışmalarına aralıksız devam...
Son Dakika

Murat Özer
Murat Özer


İttifak Değil İttihad
06/03/2018, 10:24


Vefatının 100. yılında rahmetle andığımız II. Abdülhamid Han'ın izlediği siyaset bugün dahi bizim için ufuk açıcı. Kimilerine göre müstebit bir sultan, kimilerine göre ise yıkılmakta olan devleti olağanüstü bir gayretle ayakta tutmaya çalışan dervişmeşrep bir vatan müdafii. Birinci Cihan Harbi'nin neticelendiği yıl hayata gözlerini yumduğundan ne Osmanlı Saltanatı'nın ortadan kaldırıldığına, ne kendisini tahttan indiren İttihadçı kadroların öncülüğünde milletin bir istiklal mücadelesi vermek zorunda kaldığına ne de devletin yeni rejimini görmek kendisine nasip olmadı. Binaenaleyh, 1930'larda İtalyan Faşizmi ile Alman Nasyonel Sosyalizmi'nin, Anadolu mirası üzerinde tuhaf bir kimlikle sentezlendiği Kemalizm'i tanıma imkanına sahip değildi. Buna rağmen, yeni rejimin gadrine uğramaktan kurtulamadı. Tıpkı muarızlarının tavsif ettiği gibi Tek Parti rejimi açısından da, "müstebit bir kızıl sultan"dı. Bu sebeple olsa gerek, Cumhuriyet sonrası kaleme alınan tarih kitaplarında da kendisinden hiç de sitayişle bahseldilmedi.

Osmanlı hanedanı içerisinde en uzun süre tahtta kalan sultanlardan birisi olan II. Abdülhamid'in siyasetinin temelini oluşturan kavram "beka kaygısı" olmuştur. Onun müsteşrikler tarafından Pan-İslamizm olarak görülen, ittihad-ı İslam siyaseti bu "beka" meselesinin bir neticesidir. Yani bir ideal olarak ortaya konulan İslam Birliği temelde amaç değil, zaten dünya Müslümanlarının kahir ekseriyetini kendi uhdesinde bulunduran devletin bekası için bir daha yüksek sesle dillendirilen bir argümandır. Bu siyaset anlayışı, devrin diğer ideolojileri gibi teorik altyapısı oluşturulmuş bir çözüm önerisi sunmuyordu. Zaten buna ihtiyaç da yoktu. Sultan için yüzlerce yıldır İslam'a hadim olmuş bir milletin ve bu aziz milletin devletinin payidar olması için çalışmak kendi içinde yeteri kadar nazariye barındırıyordu.

Türkiye İslamcılığının kurucu nitelikteki pek çok ismi bundan dolayı Sultan'a muhalif oldular. Onu tahttan indiren İttihad ve Terakki kadroları içinde sadece Batılılaşma taraftarları, Ermeni ayrılıkçılar, Siyonistler yoktu. Mehmet Akif, Said-i Nursi ve hal fetvasını hazırlayan Elmalı Hamdi Yazır'da onun bu "beka" siyasetinin memleketi istibdada götürdüğüne kanaat getirmişlerdi. Üstelik bu konuda yalnız da sayılmazlardı. Cemaleddin Afgani, Muhammed Abduh ve Musa Carullah gibi beynelmilel İslamcılığın meşhur isimleri de benzer düşüncelere sahiplerdi. Bu düşünceleri entelektüel bir faaliyet olarak kalmadı. Devlet ricaline kendi düşünce dünyalarına uygun insanların geldiğine de şahit oldular. Nitekim, II. Abdülhamid'in tahttan indirilmesinden sonra, İttihat Terakki yönetimi tarafından önce Dışişleri Bakanlığı, daha sonra 4 yıl boyunca Başbakanlık makamına oturtulan Said Halim Paşa'da Türkiye'de İslamcılık düşüncesinin kurucu şahsiyetlerinden birisi olarak kabul edilmektedir. Memleketi I. Cihan Harbine sokan ve 4 yıl süren savaş sonunda devletin çökmesiyle sonuçlanan bir neticeyi hazırlayan İttihad ve Terakki yönetimi günümüz İslamcılarının pek çoğunun şeamet nazarıyla baktığı Cemal Paşa, Talat Paşa, Abdullah Cevdet gibi isimlerden müteşekkil değildi. Savaşın ilk üç yılında Başbakanlık makamına bir İslamcı, Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın torunu Said Halim Paşa nezaret ediyordu.

İSTİBDAT MI, MİLLETİN HADİMİ DEVLET Mİ?

Batılılar tarafından "İslam Birliği" siyaseti güden, sırf Müslüman oldukları ve Hilafete gönülden bağlı oldukları için Açe halkına yardım göndererek ümmetçi bir duruş sergilemekle itham edilen ve katı bir İslam savunucusu kabul edilen II. Abdülhamid'e Batı yanlılarının, ayrılıkçıların ve bölücülerin düşman olması anlaşılır bir şeydir. Fakat, İslam'ın sadece kişisel ibadetlere münhasır kılınamayacağını; Beşeri ilişkilerden, ülke siyasetine, yönetim biçime kadar her alana müdahil olması gerektiğini ifade eden İslamcılar neden muhalefet etmişlerdir? Onların da diğer İttihatçılar gibi dillendirdikleri şeyler: "kişisel özgürlüklerin kısıtlanması, basın özgürlüğüne müdahale edilmesi, istişare ve şuranın yerine tek adam rejimin ihdas edilmesi; dolayısıyla parlamenter sistemin askıya alınması, muhaliflerin baskı altında tutulması, muhalefet yapanların sürgün ya da hapisle cezalandırılmaları" gibi hak ihlalleri olduğunu iddia etmeleridir. Sultan'ın devletin "bekası" adına ülkede böylesi bir müstebit idare kurduğunu iddia ediyorlardı.

Tıpkı diğer muhalifler gibi, onlara göre de, II. Abdülhamid'in 1880'de düşmanın haber alma faaliyetlerini çözme, karşı istihbarat geliştirme ve gerektiğinde operasyon yürütmek için kurduğu Yıldız İstihbarat Teşkilatı, sadece Sultan'ın paranoyalarının bir eseriydi. Sürekli tahttan düşürülme korkusu yaşayan bir padişahın vesveselerinin sonucuydu. Ordunun modernize edilmesi ve askeri eğitimin bir düzene kavuşturulması için Deniz Mühendis Okulu, Askeri Tıp Okulu, Kuleli Askeri Okulu, Mekteb-i Harbiyeler, Askeri Baytar Okulu gibi eğitim kurumlarının açılmasının onlar için bir önemi yoktu. Mekteb-i Mülkiye, Mekteb-i Tıbbıye (Marmara Ünv.Tıp Fak.), Mekteb-i Hukuk, Ziraat ve Baytar Mektebi, Hendese-i Mülkiye, Daarül Muallim-i Adliye (Yüksek Adalet Okulu), Maliye-i Mekteb-i Ali (Yüksek Ticaret Okulu), Ticaret-i Bahriye (Deniz Ticaret Okulu), Sanayi-i Nefise Mektebi gibi eğitim kurumlarının açılması ise herhalde her istibdat idaresinde görülebilecek şeylerdi. Ülkede 5 bin km kara yolunu yaptırması, dünyanın ilk metrolarından birini Karaköy-Taksim arasına inşa ettirmesi, İslam beldelerini birbirine bağlayan, Kudüs-Yafa, Ankara-İstanbul ve Hicaz demir yollarını yaptırması ise görmezden gelinebilirdi. Hatta kimsesizler için içinde 3 dinin ibadet mekanı olan Dar-ül Aceze'yi yaptırması dahi önemsizdi. O kim ne derse desin, bir diktatördü!

Sultan'ın düşürülmesinden sonra, Trablusgarb'ın, Kudüs'ün, Mekke'nin, Medine'nin kaybedilişinden sonra, elimizde avucumuzda yalnız Anadolu kaldıktan sonra, hatta ağzını açmış üzerimize alevlerini saçarak gelen ejderha ordumuzdan geriye ne kaldıysa imha etmek üzere iken ve hatta Alparslan'ın mirası 1000 yıldır yalnız Müslüman'a değil, tüm mazlumlara kucağını bir ana gibi açan son vatanımızda elimizden çıkmak üzere iken Ulu Hakan'ın müzmin muhalifleri nedamet getirdiler. Ne çare?

”Giden semerciyi, derler, bulur muyuz şimdi?

Ya böyle kalfa değil, basbayağı muallimdi.

Nasılda kadrini vaktiyle bilemedik, tuhaf iş;

Semer değilmiş o rahmetlininki devletmiş!"[1]

Sadece Akif'in değil, Elmalılı'nın da II. Abdülhamid'e yaptığı muhalefet sebebiyle pişmanlık içinde olduğu, henüz 30 yaşındayken gençliğinin verdiği heyecanla hazırladığı hal fetvasından dolayı hayatı boyunca kendisini affetmediği rivayet edilir. [2]Ba'de harab'il Basra..

Tarihin tekerrürden ibaret olduğu ifade edilir. Bunun ne kadar hakikat olduğu bilinmez lakin, memleketimizin 2009'da Davos'da başlayan ve "Dünya 5'ten büyüktür" mottosuyla bağımsızlaşma siyasetini resmen ilan ettiği günden bu yana tecrübe ettiklerimiz dikkate alındığında, II. Abdülhamid Han'ın dönemiyle keskin benzerlikler yaşadığı aşikar.

İDEOLOJİK KAVGA DEĞİL, DEVLETİN BEKASI

Batıcılık, İslamcılık, Türkçülük ve Osmanlıcılık gibi siyasi akımlar, Kırım'ın kaybından itibaren sürekli toprak kayıpları yaşayan, 93 Harbi sonrasında ise Balkanlar ve Kafkasya'dan neredeyse bütünüyle çekildiğimiz bir atmosferde devleti ve milleti yeniden güçlendirmek maksadıyla ortaya çıkmış akımlardı. Her birisinin makul görünen ya da bütünüyle yıkıma götürecek reçeteleri vardı. Bugünden bakıldığında, ortaya çıktıkları andan itibaren birbirleriyle keskin çizgilerle ayrıldıkları düşünülse de, büyük oranda kendilerini İttihat ve Terakki Cemiyeti (sonradan partisi) bünyesinde ifade ettiler. Memleketi I. Cihan Harbi'ne sokanlar da, millet acze düştüğünde Milli Mücadele'yi başlatanlar da aynı kadrolardı. Başlangıçta tek ortak noktaları II. Abdülhamid'e olan muhalefetleriydi. Kut'ul Amare'de, Çanakkale'de, Sakarya'da kahramanlık destanı yazanlar yine onlardı.

Savaş bitip, devlete yeniden nizamat vermeye gelindiğinde bu kadronun İslamcı kanadı tasfiye ediliyor, Enver Paşa'nın temsil ettiği Turancılık dışarıda bırakılıp, Ziya Gökalp Türkçülüğü tercih ediliyor; Turancılıktan Komünizme, oradan Kemalizm'e evrilen görüşleriyle Şevket Süreyya ve Yakup Kadri yeni rejimin ideolojik çerçevesini çiziyorlardı. Fakat bu anlayış da Ankara'da bütünüyle muteber bulunmamış ve yeni doktrin 1936'da CHP'li vekil Şeref Aykut tarafından "Kamalizm" adıyla ortaya konulduktan sonra Anayasa'nın temel maddeleri haline gelmişti.

Devlete nizamat verme, kurtuluş reçeteleri üretme sadedinde ortaya çıkan tüm bu ideolojiler karşısında II. Abdülhamid'in temsil ettiği şey ne idi? Düşmanları tarafından, bugünden değerlendirildiğinde İslamcı olarak görülen II. Abdülhamid'e -sonradan en azından bir kısmı nedamet getirse de- çağdaşı İslamcıların dahi muhalefet etmelerinin sebebi, Sultan'ın tüm bu yaklaşım biçimlerinin ve ideolojilerin ötesinde "1000 yıldır kesintisiz bir şekilde süren ve son birkaç yüzyılını tüm İslam dünyasının tek ve benzersiz olarak sürdüren DEVLET'i temsil" ediyor oluşuydu. Sultan'a göre başında bulunduğu devlet, sadece kendisine mensup olan vatandaşlarını değil, uzak diyarlardaki Müslümanları da temsil ediyordu. Öyle ise devlet her türlü maceracı yaklaşımlardan uzak tutulmalı, müttefik gibi görünen devletlerde dahil, mevcut ve muhtemel tüm düşmanlara karşı güçlü bir orduya sahip olunmalıydı. İçinde bulunulan durumun vehameti ve düşmanların tasallutu ortada iken, ister Batılı düşünceden mülhem parlamenterizm, çoğulculuk olsun; ister İslami referanslardan mülhem Şura, istişare gibi kavramlarla olsun, devleti zaafa uğratan ve düşmanlarımız tarafından kullanılmaya müsait tartışmalardan uzak durulmalıydı. Çünkü, kuşatma büyüktü ve reçeteye değil, güçlü bir idareye ihtiyaç vardı.

Bugün bazı kesimlerin tahfif ettiği ve müstebit bir idare kurmanın kılıfı olarak gördüğü, Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın da sıklıkla ifade ettiği "beka mücadelesi" dikkate alınmış, II. Abdülhamid'in gösterdiği doğrultuda devam edilebilmiş olsaydı belki de devletimiz hiçbir zaman zaafa uğramaz; İstiklal mücadelesi vermek zorunda kalmaz, son 2 asrımızı gereksiz ideolojik kavgalarla geçirmezdik.

Ülkemizi Batılıların çizdiği dar bir çerçeveye hapseden, ümmetle bağını kopartmaya gayret eden, büyük bir devlet olma idealinden uzaklaştıran tüm çabaların bugüne kadar Türk Silahlı Kuvvetleri eliyle yapılmaya çalışıldığı izahtan varestedir. Devletin milletiyle fikirde, tasada ve sevinçte aynılaşmaya başladığı tüm süreçlerin, Batılı sömürgecilerin hizmetindeki "asker görünümlü" kişiler vasıtasıyla inkıtaya uğratıldığı açıktır. 1960 darbesinden itibaren tüm askeri müdahaleler, 28 Şubat ve nihayet 15 Temmuz darbe girişimi aynı gayeye hizmet eden, milletinin değil, sömürgecilerin emrindeki kadrolar eliyle yapıldı. Dolayısıyla, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin milli bir duruşa sahip olması, kuruluşundaki asli temellerine dönerek milletinin emrinde bir yapı haline gelmesi, 15 Temmuz devriminin en büyük başarısıdır.

28 Şubat darbesini gerçekleştiren askeri kadrolar "başörtüsü yasağı, İHL-Kur'an Kurslarının kapatılarak Kur'an öğreniminin önüne geçilmesi, TSK personelinden namaz kılanların atılması" gibi belirgin icraatlarla İslam'a husumetlerini gösteriyor, bu sayede memleketin bağımsızlaşma gayretine ket vurmayı hedefliyorlardı. Tıpkı diğer sömürgeci uşağı darbeci refikleri gibi. 15 Temmuz sonrasında, TSK'nın ilk icraatlarından birisi başörtüsünü, bırakınız personelinin eşi için, kendi bayan askerleri için dahi özgür bırakması oldu. Önce Fırat Kalkanı Harekatı ile, sonrasında ABD beslemesi PKK'ya karşı yürüttüğü Zeytindalı Harekatı'nda ortaya koyduğu Allah'a, Kur'an'a ve Vatan'a olan sadakat mesajlarıyla Türk Ordusu kuruluşundaki asli mecrasına döndüğünü tüm dünyaya ilan etti. Düşmanlarımız Ordumuz mecrasından saptığında, topraklarımızdaki tahakkümlerini arttırabileceklerini biliyorlardı. Ordumuzun aslına rücu etmesi karşısında ise düşmanlarımızın topraklarımızda kök salmasını sağlayabilecek en büyük kudretten mahrum kalmış ve bozguna uğramış oldular.

İTTİHADIMIZIN UMDELERİNİ MİLLET BELİRLEDİ

Ülkemizin küresel sömürü düzeninin kurumsallaşmış hali olan mevcut BM anlayışına karşı duran, dışarıda tüm mazlum coğrafyalara sahip çıkan, milyonlarca muhaciri tarihte olduğu gibi topraklarında ağırlayıp, sömürgecilere ve onların taşeronlarına karşı topyekün bir mücadeleye giriştiği bir dönemde milletimiz hangi prensipler etrafında kenetlenmesi gerektiğini de göstermiş durumdadır. Malazgirt'ten bu yana kanını dökerek, canını vererek vatan haline getirilen Anadolu topraklarında hiçbir zaman sömürgeleştirilememiş milletimizin 15 Temmuz günü, istiklaline yönelik hücumu bertaraf etmesini milad olarak kabul etmeliyiz.

O gün, 2 asırdır işgaller, istila hareketleri, ideolojik kamplaşmalar, darbelerle boğuşan milletimiz makus talihini, kendi bedenini siper ederek değiştirmeyi başarmıştır. Türküyle, Kürdüyle, Çerkesi, Arabıyla tek bir millet olduğunu; asırlardır tek bir vatana sahip olduğunu; tüm İslam ülkelerinin aksine III. Selim'den bu yana tek bir bayrağın gölgesindeki tek devletine sahip çıkarak kendi mottosunu tarihe yazmıştır.

Ülkemizi tarihinden, ecdadının mirasından ve değerlerinden koparmaya gayret eden tek parti diktatörlüğünün zihinsel mirasçılarının şekilsel olarak kendilerini nispet ettikleri Kuvva-i Milliye ruhuyla alakalarının kalmadığı; devletimize ve milletimize savaş açan marjinal sol terör örgütleri ve Emperyalizmin maşası bölücü terörist yapılarla nasıl ittifak içinde oldukları ortadadır. Bu anlayışın giderek daha da marjinalize olacağı açıktır. Karşımızdaki kirli ittifakın içinde kendini Gezi eylemleriyle gösteren, FETÖ ile çıkar birliği yapmış, Batı'nın güdümündeki sol liberal anlayış da bulunmaktadır. Bu küçük ama örgütlü yapıların da halkımız nazarında bir karşılığı bulunmamaktadır. Bunun karşısında vatanına, ezana ve Kur'an'a sadakat gösteren, devletinin aslına rücu ettiğini görmesiyle birlikte hiçbir fedakarlıktan kaçınmayacağını tüm dünyaya duyuran büyük bir millet bulunmaktadır.

Şimdi karşımızda, bu milletin, 15 Temmuz günü tüm varlığıyla ortaya koyduğu ve umdelerini bedelini canıyla ödeyerek gösterdiği bir hakikat durmaktadır. Bu hakikat, seçimlerde hatıra gelen, siyasi çıkarları önceleyen bir ittifakın çok ötesindedir. Milletimiz, bayrağı, buradan daha başka gidecek hiçbir yeri olmayan son vatanı ve temeli 1071'de atılan devleti etrafında bir ittifak yapmış durumdadır. Bundan sonraki vazife memleketi milletinin umdeleri etrafında kenetleyecek siyasi iradededir. 

 


[1] Mehmet Akif, Safahat, "Altıncı Kitap: Asım", Konak Yayınları, İstanbul, 2011, s. 386

[2] II. Abdülhamid Han'ın şöyle dediği rivayet edilir: "Allah’ım helal etmiyorum! Şahsımı değil, milletimi bu hale getirenlere, hakkımı helal etmiyorum! Beni, benim için lif lif yolsalar, cımbız cımbız zerrelerimi koparsalar, sarayımı yaksalar, hanümanımı, hanedanımı söndürseler, çoluğumu gözümün önünde parçalasalar helal ederdim de Sevgili’nin (Muhammed) yolunda yürüdüğüm için beni bu hale getiren ve milletimi ateşe atan insanlara hakkımı helal etmem.."

Umran Dergisi, Mart 2018, Sayı: 283