Özel Haber | Detay Haber | | Künye | XML Sitemap |

Press Medya

Press Medya Haber Portalı

Son Dakika

Murat Özer
Murat Özer


Türkiye'nin Kudüs tavrı neden önemli?
03/01/2018, 09:37


ABD Başkanı Donald Trump'ın başkanlık seçimleri öncesinde seçmenlerine verdiği sözü tutarak 6 Aralık'ta Kudüs'ü Yahudilerin ebedi başkenti olarak kabul ettiğini açıklaması, tüm dünyada büyük tepkilere neden oldu. Bu tepkilerin elbetteki en anlamlısı Türkiye'nin bir hafta gibi kısa bir sürede, kurulduğu günden bu yana gerçek bir işlev görmeyen İslam İşbirliği Teşkilatı'nı İstanbul'da toplayarak, üye ülkelerin tamamının kabulüyle "İşgal altındaki Doğu Kudüs'ü Filistin Devleti'nin başkenti olarak ilan etmesi oldu. Her ne kadar, Kudüs'ün de içinde yer aldığı tüm Filistin toprakları İsrail'in doğrudan işgali ya da Gazze ve Batı Şeria gibi görece özgür olan toprakları dahi İsrail'in kuşatması altında olsa da, alınan bu karar bağımsız Filistin Devleti'nin dünyadaki meşruiyetinin tanınması için büyük bir aşama olarak kabul edilmelidir.


Türkiye'nin Kudüs hamlesi bununla sınırlı kalmadı. Trump'ın hareketinden 15 gün gibi kısa bir süre sonra Türkiye'nin çağrısıyla Birleşmiş Milletler'e sunulan önerge 128 üye ülkenin kabulüyle 10/22 sayılı karar olarak tarihe geçti. İslam dünyasının tamamının, Çin, İngiltere, Rusya, Almanya ve Fransa başta olmak üzere neredeyse tüm Batılı devletlerin de altına imzasını attığı kararda, Kudüs'ün statüsünü, karakterini veya demografik yapısını değiştirme niyetindeki kararların yasal bir etkisi olmadığı belirtiliyor ve nihai statüsüne BM kararları çerçevesinde yürütülecek müzakereler sonucunda karar verilmesi gerektiği vurgulanıyordu. Ayrıca BM'ye üye tüm devletlere "Kudüs'te diplomatik misyon kurmaktan kaçınma" çağrısı yapılıyordu. ABD'nin oylama öncesi Donald Trump ve daha sonra BM Temsilcisi Nikki Haley tarafından açıkça Birleşmiş Milletler kürsüsünden dünyayı tehdit etmesi ABD'nin yaşadığı çaresizliği gözler önüne seriyordu. ABD'nin kararı kabul edecek ülkelerin "ekonomik" açıdan cezalandırılacağını söylemesine rağmen; bu ülkeden yardım alan ülkelerin dahi bu tehdide boyun eğmemeleri ise Türkiye'nin yürüttüğü diplomatik savaşın ve Cumhurbaşkanı'nın şahsında sergilediği dik duruşun bir sonucu olarak tarihe geçmiş oldu.


15 Temmuz Darbesi, ABD'de süren ve FETÖ tarafından tezgahlanan yargı süreci, ABD'nin Suriye'deki PKK uzantısı örgüte binlerce tırdan oluşan askeri yardımla Türkiye'yi güneyden kıskaca alma operasyonu sürerken Türkiye'nin etrafında örülen bu kuşatmaya rağmen Kudüs konusunda aldığı bu inisiyatif sadece karşı bir siyasi hamle mi, yoksa Türkiye'nin hangi ideolojik merhalelerden geçse de bir devlet olarak sürekliliği olan duruşunun bir tezahürü müdür? Türkiye'nin İslam dünyasında İsrail'i ilk tanıyan devlet olması ya da 28 Şubat sürecinde olduğu gibi İsrail'le yoğun ilişkiler kurması, bugünkü tavrının Erdoğan'ın liderliğindeki AK Parti'nin siyasi bir hamlesi olduğu ve hamasi bir duruşun ötesine geçemeyeceği şeklindeki eleştirileri beraberinde getirdi. Hatta, İİT'in bildirisinde yer alan "Doğu Kudüs" ifadesiyle Kudüs'ün Batı'sındaki İsrail işgalinin zımnen kabul edildiği şeklinde bir yaklaşımı öne sürerek Türkiye'nin aslında büyük bir ihanet içinde olduğunu ifade edenler dahi oldu. Peki bu yaklaşımlar gerçeği ne kadar izah ediyor?
Bu yaklaşım sahipleri Türkiye'nin hiçbir zaman işgale uğramamış, bu sebeple de devlet geleneğinde sürekliliği olan bir yapı olduğu gerçeğinin farkında olmadıkları gibi, Filistin'in işgal edilmesi sürecini ve Kudüs'ün statüsü konusunda verilen mücadelenin aşamalarını da tam olarak idrak etmiş değiller. Gerçekçi bir tarih bilgisinden yoksun olan bu çevreler, pek çok konuda olduğu gibi Filistin konusunda da hamasetle hareket ediyorlar.

Filistin Toprakları 1922'den Beri İşgal Altında

Osmanlı Devleti'nin toprağı durumundaki Filistin, I. Dünya Savaşı sonunda elimizden bütünüyle çıkmış ve 1922 yılında Birleşik Krallık Manda Yönetimi adı altında İngilizlerin eline geçmişti. İngiltere savaş öncesinde Şerif Hüseyin ile anlaşarak Osmanlı'ya isyan etmeleri karşılığında büyük bir Arap Devleti'nin kurulacağı sözünü vermişti. Fakat bu hiçbir zaman gerçekleşmedi. Filistin toprakları 1948 yılına kadar İngiliz manda yönetiminde kaldı. Bu tarihte Yahudiler, Filistin topraklarında İsrail Devleti'nin kurulduğunu ilan edince başlayan Arap-İsrail Savaşında Suriye, Mısır, Irak, Ürdün ve Suudi Arabistan kuvvetleri hızlı bir ilerleme kaydetmesine rağmen, savaşın galibi İsrail oldu.

İsrail'in bağımsızlığını tanıyan ilk ülke ABD olmuştu. Fakat Batı ittifakının (NATO) hasmı durumundaki SSCB'de ertesi gün İsrail'i tanıma kararı alacaktı. İsrail 1947'de BM'de Filistin'in taksim edilmesi planıyla ele geçirmiş olduğu yüzde 56'lık toprağı, savaş sonunda yüzde 78'e çıkarmayı başardı. 1947'deki "taksim planı"na Türkiye red oyu vermişti. Türkiye'nin İsrail karşıtı aldığı bu tutum daha bir süre devam edecekti. Arap Ordularının yenilmesi üzerine kurulan Barış Komitesi'nde de Türkiye Arapların safında olmayı sürdürecekti. Fakat İsrail'in ABD desteğiyle kazandığı zafer, Türkiye'nin Sovyet tehlikesine karşı NATO'ya girme konusundaki talebi 1949'da İsrail'i tanımaya götürecekti. İktidarda kısa bir süre önce İsrail'e karşı tutum alan CHP vardı. Fakat artık durum değişmişti. Türkiye, 26 yıl öncesine kadar kendi toprağı durumundaki Filistin üzerinde bir Yahudi Devleti'nin kurulmasını kabul etme kararını aldığında ülkenin Başbakanı, bir dönemin önemli İslamcı şahsiyetlerinden şimdi ise sıkı bir CHP'li olan Şemseddin Günaltay'dı.

Kudüs 1948'de Bölündü, 1967'de İşgal Edildi

1948 Savaşı Kudüs'ün statüsü konusunda da bir dönüm noktası oldu. Şehir ikiye bölünmüştü. Ürdün 1950'de Mescid-i Aksa'nın da içinde bulunduğu ve daha sonra Doğu Kudüs olarak bilinecek Kudüs'ün eski ve tarihi olan bölümünü topraklarına kattığını duyurdu. 1953'de ise Ürdün'ün ikinci başkenti olarak ilan etti. Ancak Yahudiler Doğu Kudüs dışında yaşayan on binlerce Müslümanı baskı ve şiddet yoluyla sığınmacı konumuna düşürdü. Buna karşılık Ürdün, Yahudilerin Doğu Kudüs'te ibadet etmelerini yasakladı ve Yahudilere ait ibadet mekanlarının çoğunu kapattı.

İsrail'in 1967'de başlayan Altı Gün Savaşı sonrasında yine ABD desteğiyle Arap Ordularını mağlup etmesi üzerine, harita yeniden değişiyordu. Sina yarımadası Mısır'dan, Golan Tepeleri Suriye'den ve Batı Şeria ile Doğu Kudüs Ürdün'den alınarak İsrail topraklarına katılıyordu. Tüm bu harita değişimleri, nüfus kaydırmaları, milyonlara varan mülteciler arasında gözardı edilen bir gerçek vardı: Osmanlı Devleti'nin 1922'de bu topraklardan çekilmesinden bu yana "Filistin Devleti" diye bir devlet kurulmamıştı. İsrail'le savaşan, anlaşan, kavga eden ya da barışan kuvvetler Suriye, Ürdün, Mısır ya da Irak gibi Arap ülkeleriydi. Filistin Devleti tüm bu savaşların ortasında aslında fiilen yoktu. Buna karşılık çeşitli Arap ülkelerinin desteklediği Filistinli örgütler vardı. Her ülke kendi ideolojik duruşuna göre Filistin Kurtuluş Örgütü'nü, FHKC'yi, Hamas ya da İslami Cihad gibi örgütleri destekliyordu.

Filistin'in sürgünde dahi olsa bir devlet olarak ortaya çıkması ancak 1988'de gerçekleşebilecekti. Tüm topraklar işgal altında olduğu için Filistin'in bağımsızlığı Cezayir'de ilan edilecekti. Bu tarihte FKÖ'nün Filistin'de kontrol edebildiği tek bir karış toprak bulunmamaktaydı. Batı Şeria ve Gazze'de Filistin Özerk Yönetimi'nin kontrolü çok sonra mümkün olacaktı. Fakat BM'ye üye 103 ülke tarafından tanınmakla birlikte Filistin hala BM nezdinde bir devlet değil. 2012'de Birleşmiş Milletler Filistin'i "üye olmayan gözlemci devlet" statüsünde tanımladı. Bu karara dahi ABD itiraz etmiştir. Filistin'in devlet olma yolunda attığı bu adım BM'de 138 oyla kabul edilirken 9 ülke red oyu vermişti. Hayır oyu kullanan ülkeler arasında İsrail, ABD ve Kanada'nın yanı sıra Çek Cumhuriyeti, Panama, Marshall Adaları, Mikronezya, Nauru ve Palau bulunuyordu. Bunun sonucu olarak ilk defa 2015 tarihinde Filistin bayrağı BM'de dalgalanabildi. BM'deki bu sınavda da Türkiye'nin öncü bir rol üstlendiği tartışmasızdır.

Filistin'in devletleşmesi yönünde atılan bu adımlar İsrail ve ABD cephesinde ciddi bir travmaya sebep oldu. Trump'ı ABD yönetimi tarafından sürekli ertelenen bu kararı almaya iten bir başka gelişme Filistinli grupların 2006'dan bu yana süren ayrılıkları bitirme yönünde ortaya koydukları iradedir. Batı Şeria'yı elinde bulunduran FKÖ ile Gazze'yi kontrol eden HAMAS arasında Mısır'ın arabuluculuğuyla Trump'ın kararından kısa bir süre önce varılan anlaşmayla, Filistin'deki çift başlılığa son verilmesi kabul edildi.

Bağımsız Filistin Devleti ve Meşruiyet Sorunu

Filistin mücadelesi, Arap ülkelerinin ve -çeşitli dönemlerde hezimetlere uğrasalar da- Arap ordularının tüm gayretlerine rağmen bağımsız bir devletin kurulmasına evrilememişti. Filistin'in bir devlet olarak kabul edilmesi ve tüm direniş gruplarının devletin çatısı altında toplanarak düşmana karşı tek vücut haline getirilmesi süreci Türkiye'nin İİT ve BM nezdindeki hamleleriyle ciddi bir ivme kazanmış oldu.
Türkiye'nin önce İslam İşbirliği Teşkilatı'nda "İşgal altındaki Doğu Kudüs'ün Filistin'in başkenti" olarak kabul edilmesini sağlaması ve peşinden Birleşmiş Milletler'de ABD yönetiminin aldığı "Kudüs'ün İsrail'in başkenti" ilanının 128 ülkeye "hukuksuzluğunu" tescil ettirmesi sadece Türkiye'nin uluslar arası toplum nezdindeki itibarını yükseltmemiş, aynı zamanda başkenti Kudüs olan Bağımsız Filistin Devleti'ne giden yolda büyük bir kazanım olmuştur.

Görüldüğü gibi Türkiye'nin Filistin konusundaki tavrı AK Parti'nin siyasi bir yatırımı, ya da gerçekte karşılığı bulunmayan hamasi bir tutum olarak görülemez. Türkiye'nin "Filistin ve Kudüs'ün Müslümanlar için merkeziliği" konusundaki tavrının bir devlet politikası olarak bu sorun ortaya çıktığı günden bu yana var olduğu açıktır. Türkiye'nin idarecilerinin 1949'da ya da 28 Şubat 1997 darbesinin gerçekleştiği dönemlerdeki tavrı bir sapma olarak görülmelidir. Türkiye, 1969'da fanatik bir Hristiyan'ın Mescid-i Aksa'yı kundaklaması üzerine kurulan İslam Konferansı Örgütü'nün (İİT) ilk üyelerindendir. Fakat bu üyelik durumu dahi mecliste "laiklik eksenli" uzun bir süre tartışılmış ve 2008 yılına kadar teşkilatın bünyesinde ciddi bir varlık gösterememiştir. İİT'nin kurulmasına öncülük eden Suud Kralı Faysal'ın "İslam Birliği" fikrine sıcak bakmayan ve laiklik heyulasına kendini hapseden o dönem Türkiye'sinin yöneticilerinin bu konudaki tavrı ile Filistin-Kudüs konusundaki tavırları da paralellik arz etmez. Kudüs meselesini, Batıcı ve Kemalist yöneticiler dahi ayrı tutmuşlardır.

Tüm bunlarla birlikte, Ak Parti'nin 2009'da "one minute"la işaret fişeğini çaktığı yeni siyaset anlayışı Türkiye'nin sadece Kudüs-Filistin davası konusundaki merkezi rolünü pekiştirmemiş aynı zamanda tarihten devraldığı İslam dünyasındaki "lider ve öncü ülke" olma vasfını da yeniden gün yüzüne çıkarmıştır. Bu anlamda Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın BM'deki karar sonrasında başladığı Afrika gezisi manidardır.

Türkiye'nin Kudüs Tavrı İslam Dünyasında Büyük Heyecan Yarattı

Hartum Üniversitesi'nde Cumhurbaşkanı Erdoğan'a fahri doktora ünvanı takdim edilirken Rektör Ahmed Muhammed Süleyman'ın yaptığı konuşma, Türkiye'nin 2009 yılından bu yana izlediği bağımsızlaşma siyasetinin İslam dünyasında nasıl algılandığına dair bize kuvvetli bir veri sunmaktadır. Cumhurbaşkanı'nın coşkulu bir şekilde karşılandığı, binlerce insanın sokağa döküldüğü, Meclis'te dakikalarca tekbirlerle karşılandığı Sudan'da Rektör Muhammed Süleyman "Sayın Cumhurbaşkanım, Sudan'ın gençleri seni bekliyorlardı. Seni uzaktan görüyor ve dinliyorlardı. Bu ümmeti kalkındırdığınızı gördüler. Düşmanların karşısında dik durduğunuzu gördüler. Gazze'ye yapılan ambargoyu hafiflettiğinizi gördüler.

Kudüs konusunda zafer kazandığınızı gördüler. Yeryüzünün tüm topraklarında zalimlerin karşısında dimdik durduğunuzu gördüler. Sizin zalimler karşısında, 'hayır, binlerce kere hayır' dediğinizi gördüler. Bu gençler geçmişte de şimdi de kendilerini kurtaracak olan kurtuluş gemisinin geleceğini ifade ediyorlardı ve işte o kurtuluş gemisi geliyor inşallah. Biz burada yalnız olduğumuzu düşünüyorduk. Daha önce semaya yükselen o yüce çağrıyı duymaz olmuştuk. Fakat biz uzun süredir kaybettiğimiz o yüce çağrıyı Türkiye'den duyduk. Salonda bulunan gençler geçmişlerini ve o şanlı geçmişin geri dönüşünü izliyor" diyerek Türkiye'nin asli mecrasına döndüğünü ve bundan Afrika'daki Müslümanlar olarak büyük bir heyacan duyduklarını vurgulamıştır.

Türkiye'nin Kudüs konusundaki tavrının İslam dünyasında büyük bir heyecan yarattığı açıktır. Bu minvalde Lozan Anlaşmasının 17. maddesiyle Mısır ve Sudan'daki haklarımızdan feragat etmemiz üzerine İngiliz işgal yönetimine bıraktığımız, Sudan'da Osmanlı Devleti'nin askeri karargahı durumundaki Sevakin Adası'nın Erdoğan'ın talebi üzerine 94 yıl aradan sonra yeniden Türkiye'ye tahsis edilmesi sembolik bir önem taşımaktadır. Böylece Basra Körfezi'nde Katar'da, Kızıldeniz'de Somali'den sonra Sudan'da Türkiye'nin bir askeri üssü bulunacaktır. Bu durum Türkiye'nin yeniden Osmanlı hinterlandıyla buluşmasına ve sadece bölgede değil, dünya çapında küresel bir aktör olarak tarih sahnesine yeniden çıkması konusunda büyük bir adımdır. Kudüs, İslam dünyasını birleştiren bir güç olduğu kadar, Türkiye'nin öncü vasfını da yeniden sağlayan yoldaki bir işaret olarak görülmelidir.

Umran Dergisi, Sayı: 281 Ocak 2018