Özel Haber | Detay Haber | | Künye | XML Sitemap |

Press Medya

Press Medya Haber Portalı

Son Dakika

Murat Özer
Murat Özer


İdlib Harekatı ve Özeleştiri Sorumluluğumuz
06/11/2017, 17:12


Suriye’de zalim Baas rejimine karşı başlatılan ayaklanma 7. yılına girdi. Beşşar Esed'in babası Hafız tarafından kurulan baskı rejimine karşı Arap Baharının estirdiği rüzgâr ile halk ayaklanması olarak başlayan iç çatışmanın kısa sürede küresel aktörlerin doğrudan katıldığı bölgesel bir savaşa dönmesi, meselenin giderek daha fazla çözümsüz bir hal almasını sağlamış görünüyor. Bir savaşla kıyaslandığında oldukça uzun bir zaman dilimine yayılan çatışmalar sonucunda Halep, Hama, Humus, Şam civarındaki büyük yerleşim bölgeleri, Rakka, Deyr ez Zor gibi tarihi geçmişi olan ve bir kısmı önemli sanayi merkezi durumundaki ülkenin en önemli şehirleri yok oldu. 700 bine yaklaşan ölü sayısı, milyonlarca insanın mülteci durumuna düşmesi, cezaevlerinde, yer altı zindanlarında adeta yarı ölü yüz binlerce insanın bulunması ve yine listelere girmeyen yüz binlerce kayıp, bu savaşın bilançosunu anlatmaya yetmiyor elbette.

Arap Baharı tüm boyutlarıyla Müslüman halklar için bir hezimete dönüşmüş durumda. Mısır'da Müslüman Kardeşler iktidarının darbe ile devrilmesi ve Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi başta olmak üzere binlerce parti mensubunun cezaevlerinde bulunması ya da darağaçlarında can vermesi bunun en önemli göstergesi. Libya'da Kaddafi'nin devrilmesinden sonra ülkede bir daha siyasi istikrarının asla sağlanamaması ve ülkenin fiilen üçe bölünmesi durumu da var. Ayrıca Tunus’ta Nahda'nın seküler ittifak karşısında kan dökülmemesi için iktidardan uzaklaşmayı kabul etmesi, Arap Baharını adeta kışa çevirmiş durumda. Tüm bu gidişatın ardından Suriyeli muhaliflerin bir türlü kendi aralarında ittifak sağlayamamaları, uzun bir mücadele ve büyük bedeller ödeyerek kazandıkları toprakları birer birer, üstelik bir enkaz halinde yine rejime teslim etmeleri ciddi bir moral bozukluğu oluşturmuş durumda.

Hiç kimse yenilgi ve başarısızlığın kendi hanesine yazılmasını istemiyor. Bu sebeple, Suriye'de ve diğer İslâm beldelerindeki halk ayaklanmaları sonrasında karşılaştığımız vaziyetin, ülkelerin önceki dönemleriyle kıyaslandığında daha vahim bir noktaya inkılap etmesi karşısında bir muhasebe ve murakabe yapmıyoruz. İslâmî yapı ve hareketlerin önderliğinde başlayan ayaklanmalarda, Müslüman halklara eziyet eden dikta rejimlerinin ve destekçisi küresel aktörlerin, yani ümmetin düşmanlarının bize düşmanlık etmeleri zaten hayatın doğal seyriyle alakalı bir durumdur. Binaenaleyh, düşmanın neden düşmanlık yaptığını sorgulamak beyhude bir çabadır. Belki, zulümde sınır tanımamalarını, haddi aşmanın dahi ötesine geçtiklerini söylemek noktasında çabamızın bir anlamı olabilir.

Lakin bu durum, hatalarımızı; İslâmî hareketlerin ve Müslüman siyasetçilerin içine düştükleri yanılgıları görmemizi engelleyen, örten bir anlayışa hizmet etmemeli.
Bununla beraber, eleştiride ölçü tanımayan kimi çevreler tüm hata ve yanlış gidişattan bir günah keçisi bulma eğilimindeler. Hususen, "Libya'da Kaddafi'nin devrilmesini talep etmeseydik, Davutoğlu'nun Suriye politikası zaten baştan yanlıştı, Mursi'yi cesaretlendirmekle hata yapıldı" şeklinde giderek yaygınlaşan eleştirilerin, doğruluk payı olmakla beraber, bir muhasebe yapmaktan çok yenilgi psikolojisiyle üretilmiş hissi yaklaşımlar olduğunu kabul etmemiz gerekir.

Şunu biliyoruz ki Müslümanlar, yeryüzünde her zaman ve zeminde zafer elde ederek başarılı olmakla mükellef kılınmadılar. Zulme karşı mücadele etmek, dünyada adaleti tesis etmekle yükümlüyüz. Zaferi ve kurtuluşu takdir edecek olan Allah’tır. Fakat başımıza gelen musibetlerde, İslâmî hareketlerin ve Müslüman siyasilerin hatalarını tümüyle yadsıyan bir yaklaşım doğru olmadığı gibi; Suriye, Mısır, Tunus ve Libya’nın toplumsal sorunlarını, bu ülkelerdeki baskıcı rejimlerin uzun yıllardır kendi halkına karşı işlediği cürümleri ve yine bu ülkelerdeki muhalif hareketlerin içinden geçtikleri merhaleleri görmezden gelerek yapılan değerlendirmeler de doğru değildir.

Türkiye'nin son 15 yılda geçirdiği değişimlerin Müslüman halklar üzerinde özendirici bir etkisi olduğu ortadadır. Fakat ayaklanmalar sonrası içine düşülen sükût-u hayal ikliminden yola çıkarak, Türkiye'nin “teşvik edici” etkisini abartmak ve adeta Türkiye "cesaretlendirmese" Arap Baharı'nın bu denli büyük bir etkiye sahip olamayacağını iddia etmek, Türkiye'nin etki gücünü gereğinden fazla göstermek olduğu kadar, bölge halklarının iradesini bütünüyle yok saymak anlamına gelmez mi?

Yedi yılsonunda, Türkiye'nin Suriye iç savaşı hakkındaki politikasında bazı temel yanlışlar yaptığı söylenebilir. Fakat özellikle Fırat Kalkanı Harekâtı, Halep'in düşmesi ve nihayet İdlib Harekâtı etrafında yapılan eleştirilerin sınırı aşarak Türkiye'yi “ihanet”le ve Suriye direnişini Rusya ve İran'la ilişkileri düzeltme adına “satmak”la suçlama noktasına gelmesi kabul edilemez. Üç milyondan fazla muhacire topraklarını açan ve milyarlarca doları bulan bir bütçeyi yurdundan ayrılmak zorunda kalan muhacirlere sarf eden bir ülke için bu ithamlarda bulunmak en hafif tabiriyle insafsızlıktır.

Suriye Halkının Taleplerini Duyan Var mı?

2011'de başlayan Suriye halk ayaklanması başlangıçta rejimin düşmesini değil, üç temel talebin yerine getirilmesini hedefliyordu: Müslüman Kardeşlere yönelik baskının kaldırılması, 1982 Hama Katliamı ve sonrasındaki siyasi baskılar sebebiyle ülkeyi terk etmek zorunda kalan mültecilere geri dönüş hakkının tanınması ve herhangi bir statü sahibi olmayan Kürtlere vatandaşlık verilmesi. Fakat Baas rejiminin bu talepleri karşılamak yerine altı ay boyunca barışçı bir şekilde süren gösterileri şiddet kullanarak bastırmaya çalışması ve bir hafta içinde 1200'den fazla sivili öldürmesi silahlı çatışmaların başlamasına sebebiyet verdi.

Hama katliamını gerçekleştirmiş bir rejimin eski alışkanlıklarıyla, ayaklanmayı kanla bastırma girişimi başta Türkiye olmak üzere ABD ve AB ülkelerinin Esed rejimiyle ilişkilerini dondurma ve ilerleyen süreçlerde ise ilişkiyi kesmekle neticelenmişti. Pek çok Avrupa başkenti, Suriye'de muhaliflerin oluşturduğu Geçici Hükümet'i muhatap alacağını duyurmaya başlamıştı. Fakat bu şekliyle devam eden süreç üç sebeple kesintiye uğradı. Birincisi, Akdeniz'deki varlığını tehlikede gören Rusya'nın Esed rejimine açıkça destek vererek sahaya inmesi. İkincisi bölgedeki en önemli müttefiki ve Lübnan'daki kendi kontrolündeki Hizbullah’la temasını coğrafi açıdan sağlayan Suriye rejiminin düşmesi halinde zayıflayacağını düşünen İran'ın çatışmaları “mezhep temelli bir savaşa” dönüştürmesi. Üçüncüsü ise hem Batılı ülkeleri hem de Rusya'yı tedirgin eden “yabancı savaşçıların” Suriye İç Savaşında aktör olarak belirmesi ve DAİŞ’in zuhuru.
Bu noktadan değerlendirildiğinde Suriye muhalefetinin Rusya'nın sahaya inmesini ve İran'ın savaşı mezhebi bir noktaya çevirmesini engelleyebilecek bir güçte ve siyasi yeterlilikte olmadığı görülecektir. Fakat Batılı ülkeleri Suriye muhalefetinden yüz çevirmeye iten "yabancı savaşçı" imgesini kontrol altında tutabilirdi.

Öyle görülüyor ki, Suriye muhalefeti hem siyasi birliğini tesis edememesinin, hem de ülke dışındaki siyasi temsilcileriyle sahada savaş veren gruplar arasındaki koordinasyonu sağlayamamasının bedelini oldukça ağır bir şekilde ödedi. Siyasi temsilciler ile savaşçılar arasındaki anlayış farkı giderek açıldı ve bu durum sahada kontrolsüz yüzlerce grubun ortaya çıkmasına zemin hazırladı. Bir süre sonra, Orta Asya, Kafkasya, Kuzey Afrika gibi bölgelerden gelen yabancı savaşçılar Suriye halkının talepleri yerine, kendi gündemlerini sahaya taşımış oldular. Suriye İç Savaşı böylece diktatörlüğe başkaldıran bir halkın savaşı olmaktan çıkarak, bölgesel bir krize dönüştü.

Suriye'deki Savaş Neden İdlib'e Kilitlendi?

Türkiye açısından bu krizin derinleşmesinde 30 küsur yıldır topraklarında mücadele ettiği ayrılıkçı terörün ABD eliyle Suriye topraklarında büyütülmesi bir dönüm noktası olmuştur. Türkiye'nin politika belirlemedeki en ciddi zaafı, ABD'nin Kobani Savaşı üzerinden PKK'yı meşrulaştırma girişimine engel olamayışıdır. DAİŞ'in saldırıları karşısında Kobani'den gelen tüm mültecilere kapısını açan Türkiye, PKK'nın Suriye kolu PYD'yi başlangıçta muhatap alınacak bir aktör olarak görme yanlışlığının faturasını neredeyse sınırlarının tamamında bir PKK devletinin zuhur etmeye başlamasıyla ödemektedir. Bu noktadan sonra Suriye İç Savaşı, Türkiye için bir iç güvenlik meselesi, hatta beka sorunu haline gelmiştir. 15 Temmuz darbesini bastıran Türkiye'nin kısa sürede toparlanarak aynı yılın Ağustos ayında gerçekleştirdiği ilk hamle şüphesiz Fırat Kalkanı Harekâtıdır.

Türkiye bu harekât sayesinde hem Batılı devletler ve onların taşeronu durumundaki PKK tarafından Avrupa başkentlerinde propaganda aracı olarak kullanılan "Türkiye'nin DAİŞ'e destek verdiği" iddialarını bertaraf etmiş hem de Cerablus'dan başlayarak Halep'in kapısı durumundaki El Bab'a uzanan geniş bir hattın kontrolünü ele geçirerek krizin en başından itibaren dile getirdiği "güvenli bölge" uygulamasını fiilen hayata geçirmiştir. Bu Türkiye'nin iç savaşın başladığı andan itibaren sahadaki ilk ve en büyük kazanımıdır. Ancak, bundan sonraki dört ay boyunca rejimin Rusya ile birlikte Halep'in kurtarılmış kırsal bölgelerinde düzenlediği saldırılar neticesinde Halep'in düşmesi, “Fırat Kalkanı Harekâtına karşılık Türkiye'nin Halep'i sattığı” şeklinde hiç de gerçekçi olmayan eleştirilere muhatap olmasını sağladı.

Bu insafsız ve mesnetsiz eleştiriyi yapanlar, bırakın Suriye'nin geri kalanında, en güçlü oldukları Halep'te dahi siyasi ve askeri birliğini sağlayamamış, sürekli olarak birbirleriyle çatışan muhaliflerin durumunu dikkate almamaktadırlar.

Ele geçirdikleri küçük yerleşim yerlerinin ya da sınır kapılarının kim tarafından ve hangi usulde yönetileceği konusunda yaşadıkları ihtilaflar yüzünden birbirleriyle çatışmaktan imtina etmeyen, Suriye halkının başlangıçtaki taleplerinin çok uzağında gündemleri olan silahlı muhalif grupların durumunu eleştirmek yerine, Halep'te sıkışmış binlerce sivili Rusya ile pazarlık masasına oturarak kurtaran Türkiye’yi suçlamak sanırım daha kolaydı.

DAİŞ’le savaşma bahanesiyle ABD tarafından yüzlerce tır silahla donatılan PKK'nın Türkiye sınırında oluşturmak istediği terör koridorunun, Fırat Kalkanı Harekâtı sayesinde akamet uğraması, ABD'yi bölgede yeni saldırı hamlesinin mazeretini üretmek zorunda bıraktı. Bu doğrultuda, Halep'ten gelen muhaliflerin de birikmesiyle rejim karşısında güçlü bir hat oluşturan İdlib'in yok edilmesi gerekiyordu. Rakka'dan, petrol kaynaklarının yoğun olduğu Deyr ez Zor hattının DAİŞ bahanesiyle PKK, ya da diğer bir ifadeyle ABD tarafından ele geçirilmesine karşın, İdlib hem rejim hem de ABD (PKK) tarafından ciddi bir tehdit olarak görülüyordu. İdlib'in doğusunda ve Türkiye sınırındaki Afrin'in doğrudan PKK'nın kontrolünde olması, ABD açısından İdlib saldırısını kolaylaştıracaktı. ABD'nin DAİŞ'le Mücadele Özel Temsilcisi Brett Mcgurk'ün İdlib'de El Kaide’nin var olduğu ve Türkiye tarafından desteklendiği şeklindeki beyanları Türkiye'nin hareket geçmek için daha fazla zamanı kalmadığını gösteriyordu.

Türkiye böylece tıpkı Fırat Kalkanında olduğu gibi İdlib'de de Özgür Suriye Ordusu öncülüğünde girerek üç şeyi başarmış oldu: Birincisi, ABD ve bölgedeki kara kuvvetleri olarak tanımladığı PKK'nın terör koridoru, Akdeniz'e kadar uzanan bir hatta tamamen kesilmiş oldu. Türkiye, iddia edilenin aksine İdlib'deki muhaliflerle savaşmak şöyle dursun, onların destek ve nezaretinde Afrin'i çeviren tüm noktalarda kontrol ve müdahale merkezleri oluşturdu. İkincisi, Cerablus ve El Bab'da olduğu gibi, İdlib'de de TSK’nın varlığı sayesinde fiili bir "güvenli bölge" oluşturmanın ilk aşamasını gerçekleştirerek İdlib'e yönelik rejimin ve Rusya'nın hava saldırılarını kısmen durdurmayı başardı. Üçüncüsü ise, kuzeyde İdlib'e güneyde ise Dera çevresine sıkışmış ve Baas rejimi-Rusya ittifakıyla pazarlık şansını neredeyse kaybetmiş olan Suriye muhalefetini yeniden siyasi bir aktör olarak öne çıkartmanın ilk adımını atmış oldu.

Türkiye, İdlib'e yönelik harekatında psikolojik harbin temel unsurlarından olan "kavramsallaştırma ve ifadeyi inisiyatif alarak kendisi belirleme" imkanını kazandı. Harekât ya da operasyon yerine "intikal" kelimesinin seçilmesi dahi Türkiye'nin tarihten gelen haklılığına vurgu yapmaktadır. TSK, bu sayede kendisine ait olmayan bir toprakta değil, tarihi ve coğrafi bağlılığı olan bir bölgede askeri nakil gerçekleştirdiğini ifade etmiştir.

İdlib'e askeri sevkiyatın kısa sürede ve hiçbir çatışma olmaksızın gerçekleşmesi, "muhalifleri Rusya ile anlaşarak yok edecek; İdlib'i Esed rejimine teslim edecek; Madem PKK tehdidi var, İdlib yerine Afrin'e saldırsanıza" şeklindeki gerçekle alakası olmayan, aynızamanda ahlaki bir eleştiri düzlemine oturmayan hissi yaklaşımları da boşa çıkarmıştır.

PKK Afrin'e sıkışmış durumdadır. Bundan sonra gerçekleşecek bir askeri harekât, ABD'nin tüm planlarını boşa çıkartacaktır. Fakat bu durumdan çok daha önemli olan bir şey var ki, o da Suriye muhalefetinin bu son fırsatını iyi bir şekilde değerlendirerek siyasi birliğini sağlamasıdır. Kendi üzerindeki şüpheleri bertaraf ederek, somut siyasi taleplerini açık bir dille ifade edecek, Suriye halkının devrime başladığındaki meşru taleplerini öne çıkartacak bir yaklaşımı göstermelidir.

Fırat Kalkanı bölgesinde, Türkiye'nin çabalarıyla hastane, okul binalarının yapımı, eğitimin yeniden başlaması, asayişin sağlanması için polis teşkilatının kurulması, yerel meclisin hayata geçirilmesi mümkün olmuştur. Bu Suriye muhalefetinin siyasi ve içtimai bir düzeni tesis etme ve nihayet devletleşme konusundaki başarılı bir gayretidir. Bu gayretin yine Türkiye öncülüğünde İdlib'te de benzer şekilde gösterilmesi, Suriye muhalefetinin omuzlarındadır. Eğer, aralarındaki ihtilafları bir yana bırakmaz, katledilen 700 bin insanının uğrunda öldükleri gayeyi, hizbi ihtiraslarına kurban ederlerse, bu noktadan sonra ne Türkiye'nin yapabileceği bir şey kalır ne de tarih ve ümmet karşısında muhaliflerin söyleyecek sözleri.

Umran Dergisi-Sayı 279







 
Kuzey Koreli askerlerin günlük yaşamı fotoğraflandı
Kuzey Kore’yi ziyaret eden bir turist, ülkenin doğusundaki bir askeri bölgeyi fotoğrafladı. Karelerde, ülke lideri Kim Jong-Un'un askerlerinin günlük yaşamına dair çarpıcı detaylar bulunuyor.