Özel Haber | Detay Haber | | Künye | XML Sitemap |

Press Medya

Press Medya Haber Portalı

Son Dakika

Murat Özer
Murat Özer


Kürtler için bağımsızlık kimin hayali?
04/10/2017, 15:11


Sabahın ilk ışıkları İran sınırındaki bu küçük kasabayı henüz yeni aydınlatıyordu. Gökyüzünü karartan bombardıman uçaklarının gürültüsünü duydular önce. Peşmergenin hışmından korunmak için dağ köylerine sığınan yüzlerce Kürt savaşçı, aileleriyle birlikte burada büyük bir toz bulutu ve kan denizi içinde yok oldular. Tarihler 2003 yılının Mart ayının 20'sini gösteriyordu. Irak'ı işgal etmek için türlü yalanlara baş vuran ABD yönetimi, Bağdat'ı yerle bir etmeye başladığı gün aynı saatlerde bu küçük Kürt kasabasını da haritadan siliyordu. Gerekçe açıktı: Irak'ın kuzeyindeki tüm Kürt örgütler, işgali desteklemek ve ABD'nin öncü kuvveti olmak için anlaşmışlardı; Tıpkı, güneydeki Şii örgütler gibi. İşgale destek olmayacağını açıklayan tek muhalif grup bulunuyordu Irak'ta: Molla Fatih Krekar (Necmeddin Ferec) önderliğinde 2001 yılında kurulan Ensar-ül İslam. Kökeni Kuzey Irak'ta İslami kimliğin en önemli ve saygın ismi Şeyh Osman'ın liderliğindeki Kürdistan İslami Hareketi'ne dayanan bu küçük grup, ABD tarafından işgalin önünde ciddi bir engel olarak görülmüştü. Hava saldırıları KYB savaşçılarının da desteğiyle amacına ulaşmış; işgalcilerin önünde Irak'ın kuzeyinde kendilerine direnebilecek hiçbir güç kalmamıştı. Çünkü hedefteki Saddam Hüseyin'in Irak Ordusu zaten 1991 yılından beri 32. ve 36. paralel arasına sıkışmış durumdaydı.

Her uluslaşma girişimi bir mağduriyet üzerine bina edilir. Kürt uluslaşması da, Irak'ta büyük oranda 1988'de gerçekleşen Halepçe Katliamı ile ivme kazanmıştı. Tıpkı Suriye'de Kobani Savaşı ile gerçekleştiği gibi.[1] Halepçe 2003 yılında bir kez daha uluslaşmanın sembolik bir adresi oluyordu. Bir farkla: Bu defa bağımsızlığın önündeki engel, Irak'ı ABD öncülüğündeki 40'dan fazla ülkenin işgal ordusuna karşı teslim etmeme niyetindeki dindar Kürtlerdi.

Daha işgalinin ilk gününde dindar Kürtlere karşı yapılan bu utanç verici saldırı, Irak'ta işgalcilerin himayesinde bir Kürt devleti kurmak için, yine Kürtler eliyle gerçekleşen ilk ihanet değildi şüphesiz. 1991'de başlayan Körfez Savaşı'nın bitmesinin ardından 1995 yılında binlerce peşmerge ve STK temsilcisi aileleriyle birlikte, ABD tarafından yürütülen bir operasyonla Guam Adasına taşınmıştı. Bu kişiler, 8 yıl sonra Irak'a döndüklerinde ABD tarafından yok edilmiş bir ülkede kurulacak yeni devlet-devletçiklerin askeri ve sivil yöneticileri olacaklardı. Kuzey Irak'ta yapılan referandumun ve bu sözde bağımsızlık girişiminin arkasında ABD desteğinin olmadığı iddiasının sadece son 25 yıllık kısa tarihe göz attığımızda dahi temelsiz olduğu aşikardır.

Irak'ın işgali 2002 yılında Londra'da Tony Blair'in himayesinde gerçekleşen Iraklı muhalifler toplantısında kararlaştırılmıştı. Saddam'ın devrilmesinden sonra kurulacak yeni yönetimde pay sahibi olacak 65 kişi o gün toplantıya katılmıştı. Dr. Ahmed Çelebi, Ekrem el Hekim, İyad el Samaraei, Dr. İyad Allavi, Celal Talabani, Saadun Al Duleymi, Sadık el Musawi, Abdülaziz el Hekim, Abdülmecid el Hoyi, Goran Talabani, Mesud Barzani, Muvafık el Rubai, Hoşyar Zebari gibi isimler Irak'ta Saddam karşıtı muhalefetin önde gelenleriydi. Şii ve Kürt muhalefetinin tamamı o gün ABD-İngiliz işgal harekatının bir parçası olmayı kabul ettiler. Saddam'ın devrilmesinden sonra ise yeni yönetimin en güçlü isimleri oldular. Birbirlerine karşı düşmanca tavır içinde olan ve yaptıkları iç çatışmalarda on beş binden fazla insanın ölümüne sebebiyet veren KDP ve KYB yöneticileri en üst düzeyde bu toplantıda varlık göstermiş; Omuz omuza savaşacaklarını deklare etmişlerdi. Mükafat olarak Celal Talabani yeni cumhurbaşkanı, Mesud Barzani ise Kürt Özerk Yönetimi'nin başkanı olacaktı.

İşgal sonrası peşmerge ABD askerleri tarafından eğitildi ve donatıldı. Tüm askeri mühimmatı yine ABD tarafından 14 yıl boyunca sağlandı. ABD'nin işgal süresince en güvenilir üsleri Kuzey Irak'ta bulundu. Direnişin yoğun olarak yaşandığı Bağdat, Felluce, Musul, Ramadi, Diyala gibi kentler yerle bir edilirken, Süleymaniye, Erbil, Dohuk gibi KDP ve KYB'nin kontrolündeki kentler ABD saldırılarına muhattap olmadılar; Bu kentlerde savaşın en sıcak günlerinde dahi ticaret ve sosyal hayat devam edebildi.

Petrolün paylaşımı krizin asıl sebebi

İşgalin başlarında Kürt yöneticiler ile müttefiki oldukları ve daha sonra Irak Merkezi Hükümetine dönüşen Şii Örgüt yöneticileri arasında hiçbir ihtilaf bulunmuyordu. İran destekli Şii Bedir Tugayları, Irak Ordusuna dönüşüyor; Maliki-İbadi liderliğindeki Şii Dava partisi ise Hükümetin büyük kanadını oluşturuyordu. İşgal süresince Sünni Arap ve Türkmen kentlerine yönelik tüm saldırıları gerçekleştirirken bu ittifak birlikte hareket etti. Ancak, Irak petrollerinde kimin söz sahibi olacağı konusu büyük bir sorun olarak karşılarında bulunuyordu. Irak'ın kuzeyinde bağımsız bir Kürdistan kurma niyetinde olan KDP için, kontrolü altındaki petrol gelirlerini, güneydeki petrol kaynaklarını elinde tutan İran destekli Bağdat yönetimiyle paylaşmak kabul edilebilir bir şey değildi. 2 Aralık 2014'te taraflar arasında imzalanan Bağdat-Erbil Antlaşması Kürt yönetiminin günlük 550 bin varil petrolü Bağdat üzerinden ihraç etmesini öngörüyordu. Buna karşılık Merkezi Hükümet, Kürt yönetimine ayda yaklaşık 1 milyar dolarlık ödeme yapacaktı.

Fakat, beklenen olmadı. Bağdat Hükümeti, petrolü almasına rağmen vaat ettiği ödemenin ancak 1/4'ünü yapabiliyordu. Bu ise, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nin (IKBY) ihtiyaçlarını karşılamanın çok ötesindeydi. Barzani yönetimi, Merkezi Hükümet'le yaptıkları bu anlaşmanın şartlarına uyulmadığını ifade ediyor, buna karşılık Bağdat, petrolün kendilerine verilmez ise askeri seçeneği masaya yatıracağını söylüyordu. Sonunda Irak Ordusu, peşmerge karşısında konumlandırılmış ve savaşın eşiğine gelinmişti. DAİŞ'in Musul'u işgal etmesi ve Bağdat'a doğru hızlı bir şekilde ilerlemesi, iki yapı arasındaki düşmanlığı geçici olarak rafa kaldırdı. Musul ve Telafer'in geri alınmasında peşmerge güçleri ile Irak Ordusu ve bu ordunun konsolide ettiği Şii terör örgütleri (Haşdi Şabi) birlikte hareket ettiler. Ancak, Musul'un DAİŞ unsurlarından temizlenmesiyle birlikte taraflar eski konumlarına geri döndüler. Barzani, Irak Ordusu'nun himayesinde Sünni kentlerde katliamlara girişen Haşdi Şabi milislerinin "mezhepçi" bir yaklaşımla hareket ettiğini işgalin 14. yılında "fark" etti. Artık ittifak tamamen bozulabilirdi. İşte referandum sürecine böyle gelindi.

Irak işgalinden bu yana ABD Ordusuyla birlikte direnişi bastırmak için Irak'ın kadim şehirlerini yangın yerine çeviren, çoğunluğu sünni 5 milyondan fazla insanı mülteci durumuna düşüren ve yaklaşık 1,5 milyon insanın hayatını kaybetmesinde en büyük pay sahibi olan İran destekli Irak Merkezi Hükümeti'nin suçlarını, referandum sürecinde hatırlayan kimi İslami çevrelerin bu tutumu hakkaniyet ölçüleriyle bağdaşmamaktadır. Barzani'nin desteklenmemesi durumunda, İran yanlısı güçlerin Kürt illerinde katliama girişeceği tezi, içinde gerçeklik taşısa da, meselenin Şii-Sünni geriliminden ziyade güç paylaşımıyla alakalı olduğunu da gözden kaçırmamalıyız. Ayrıca, Şii refleksleriyle Suriye'de 7 yıldır 700 binden fazla Müslümanın katledilmesinde pay sahibi olan İran'ı, burada gerçekleştirdiği cürümlerden dolayı kınamayıp; Söz konusu Kürtlerin bağımsızlığı olduğunda İran'ın Şii, Kürtlerin Sünni olduğunu hatırlayanların da, hakkaniyetten uzak olduklarını ifade etmeliyiz.

Self-Determinasyon kim için icad edildi?

İşgalcilerin gölgesinde gerçekleşen sözde bağımsızlık adımı Türkiye'de Hükümet tarafından açık bir dille reddedilirken, İslami camiada bazı tartışmaları da beraberinde getirdi. İslami tandanslı kimi yazarlar ve sivil toplum örgütleri "Türklerin, Arapların devlet kurması bir hak ise Kürtlerin de devlet kurması bir hak olmalıdır" retoriğiyle referandumu desteklediklerini ifade ettiler.

"Her türlü ulus devlete karşıyız ama, madem herkesin var, Kürtlerin niye olmasın" şeklinde ifadeye dökülen ve muarızlarını Türk ırkçılığı yapmakla itham eden bu çevrelerin temel dayanağı ilginç bir şekilde self-determinasyondur. Siyaset literatürüne ilk defa 1776 Amerikan Bağımsızlık Bildirgesiyle giren bu tez şöyle ifade ediliyordu: “Bir ulus, kendini bir başka ulusa bağlayan siyasal bağları koparma, doğa yasalarının ve Tanrı’nın, o ulusa dünya devletleri arasında bahşettiği bağımsız ve eşit yeri alma gereği duyabilir."
ABD'nin kurucusu, İngiliz asıllı George Washington'un Amerika kıtasında İngilizlere karşı verdiği bağımsızlık mücadelesinin sembolik metni olan bu bildirge, Avrupa kıtasında 1800'lü yıllarda etkisini göstermiştir. Napolyon Savaşları'nın ardından 1815'de Viyana Kongresi'yle büyük devletler bölünmeye karşı "toprak bütünlüğüne saygı" ilkesini benimserlerken, 1830'da Londra Konferansı ile Osmanlı Devleti'nin toprakları üzerinde kurulan Yunanistan'ın ve Belçika'nın bağımsızlığını kabul ettiler. Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, Balkanlar'daki Osmanlı varlığını yok ederken, İtalyanlar ve Almanlar küçük devletçikleri birleştirerek büyük devletlere dönüştüler.[2]

20. yüzyılın başına gelindiğinde Osmanlı Devleti Balkanlardaki topraklarının tamamını, Libya, Mısır, Cezayir, Tunus'un içinde bulunduğu tüm Afrika'yı kaybetmiş; Elinde Anadolu'dan Irak ve Suriye'ye uzanan ve bugün Ortadoğu olarak tanımlanan coğrafya kalmıştı. Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı Emperyalistlerin elinde, Müslümanların kalan son devletini de bütünüyle yok etmek için kullanılan bir araçtan başka bir şey değildi.

Sovyetler Birliği'nin temellerini atan Lenin, Osmanlı'nın 1. Cihan Harbi'ne girdiği 1914'te “Halkların Kendi Kaderini Tayin Hakkı” başlıklı yayınladığı bildiriyle Orta Asya ve Kafkasya'da yaşayan Müslüman halklara yeni bir çağrıda bulundu. Lenin ve Stalin, yıkmak istedikleri Rusya Çarlığına karşı Müslüman halkların desteğine ihtiyaç duyuyorlardı: “Rusya Müslümanları, Volga ve Kırım Tatarları, Sibirya ve Türkistan Kırgızları ve Sartları, Kafkas Ötesi’nin Türk ve Tatarları, Çeçenler ve Kafkas dağlıları, sizler!.. Camileri ve ibadethaneleri yıktırılmış, inanışları ve gelenekleri Çarlar ve Rusya’nın baskıcıları tarafından ayaklar altına alınmış olan sizler!." diye başlayan bildiriyle yeni kurulacak Bolşevik yönetiminde Müslümanlara dini ve siyasi özgürlük vaat ediliyordu.

Rusya'daki çarlık düzeninin Kızıl Ordu eliyle yıkılmasını müteakip kurulan Sovyet Diktatörlüğü'nün Orta Asya ve Kafkasyalı halklara nasıl bir düzen bahşettiğini acı bir tecrübeyle gördük. Bu yüzyıl içinde yurtların sürgün edilen milyonlarca insan, dinlerinden ve milli değerlerinden kopartıldı, katledildi. Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, Müslüman halklar için daha fazla ölüm, daha fazla sömürüden başka bir şey ifade etmedi.

Osmanlı Devleti'nin tarih sahnesinden çekilmesiyle birlikte dağılan ve birliğini yitiren Müslümanlardan geriye 1923'de kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nden başka bağımsız hiç bir devlet ya da toplum kalmadı. Sadece Cezayir'deki Fransız işgali dahi 132 yıl sürdü. Mısır, Suriye ya da Irak'ın bağımsızlığına kavuşabilmeleri için onlarca yıl beklemek gerekecekti. Bu devletler üzerindeki Emperyalist tahakküm ise hiçbir zaman bitmedi. Irak'ın, Arabistan'ın, Libya'nın ya da Suriye'nin kendi yeraltı zenginlikleri daima Batılı sömürgeciler tarafından idare edildi. Petrol gibi zenginliklerini kendi halklarının yararına kullanmak gayretinde olan hükümetler de, ya darbeler ya liderlere yönelik suikastlar ya da doğrudan işgallerle yok edildi.

İslam dünyasında Anadolu'da 1071'de kurulan ve sürekliliğine halel gelmeyen Türkiye dışında hiçbir devlet tam anlamıyla bağımsız olamadı. Türkiye'de halkın talep ve arzularını ciddiye alan yönetimler de 1960'da başlayan darbeler süreciyle sürekli alaşağı edildi. Bu müdahale zincirinin son halkasını 15 Temmuz günü şiddetli bir şekilde yaşadık. Eğer dirayetli bir liderlik ve halkın iradesi olmasaydı, yine sömürgeciler karşısında yenilecektik. Bu sebeple, "Türklerin, Arapların, Farsların devleti oluyor da, sıra Kürtlere gelince mi bölücülük oluyor" şeklindeki yaklaşım hiçbir şekilde gerçeği yansıtmıyor. Devletin elde kalan son ordusuyla, Anadolu topraklarında bağımsızlık savaşı yürüten Türkiye, Irak sınırını İngilizlerle; Suriye sınırını ise Fransızlarla anlaşarak çizmek zorunda kaldı. Dolayısıyla, Arapların kendi iradeleriyle ve Kürtleri baskı altına alarak kurdukları kendi devletleri olduğu iddiası gerçekleri yansıtmıyor.

Bir diğer sakat yaklaşım ise "Ümmetin Çeçenlerin, Boşnakların ya da Filistinlilerin bağımsızlık mücadelesine destek verdiği halde Kürtlerin mücadelesine bigane" kaldığı iddiasıdır. Çeçenler ve diğer Kafkas Halkları kendi dinlerinden, kültür ve medeniyetlerinden farklı durumdaki, hiçbir ortak değeri olmayan Ruslara karşı bağımsızlık savaşı verdiler. Aynı şekilde Boşnaklar, İslam'a düşman işgalci ve saldırgan olan Sırplara; Filistinliler ise Siyonist Yahudilere karşı bağımsızlık mücadelesine giriştiler. Oysa ki, Kürtler, Türkler ve Araplar, aynı dine inanan, ortak kültür ve medeniyet değerlerine sahip ümmetin birer parçası durumundalar. Batılıların, Müslüman halkları daha fazla bölebilmek için kullandığı argümanları bir "hak" olarak sunmak İslami değerlerimizle uyuşmadığı gibi, ümmete daha fazla acı yaşatmaktan başka bir işe yaramayacaktır.

[1] Suriye'nin Türkiye sınırındaki küçük bir kasaba olan Kobani'de (Ayn el Arap) DAİŞ Örgütü'nün saldırıları karşısında tüm dünyada Kürtlerin büyük bir soykırıma uğradığı tezi işlendi. Halkının neredeyse tamamı Türkiye'ye sığınan Kobani'de PKK'nın Suriye kolu PYD-YPG'nin "Radikal dinci terör"e karşı "uygar dünyanın değerlerini koruma" savaşı verdiği iddiası üzerinden PKK, Batılı başkentlerde meşrulaştırıldı. Avrupa ve ABD'den çok sayıda enternasyonel savaşçı "Kobani Direnişi"ne katılırken, Türkiye'de HDP öncülüğünde ayaklanma provası gerçekleştirildi.

[2] 1861’de İtalyan Birliği, 1871’de Alman Birliği kuruldu.

Umran Dergisi, Ekim 2017, 278. sayı







 
Kuzey Koreli askerlerin günlük yaşamı fotoğraflandı
Kuzey Kore’yi ziyaret eden bir turist, ülkenin doğusundaki bir askeri bölgeyi fotoğrafladı. Karelerde, ülke lideri Kim Jong-Un'un askerlerinin günlük yaşamına dair çarpıcı detaylar bulunuyor.