Özel Haber | Detay Haber | | Künye | XML Sitemap |

Press Medya

Press Medya Haber Portalı

Son Dakika

Murat Özer
Murat Özer


Bir hükümranlık aracı olarak türbe
21/07/2017, 11:32


İnsanoğlu tarih boyunca yaşamını sürdürdüğü mekanlara ehemmiyet verdiği gibi, kendi aralarından ayrılıp diğer aleme göç eden yakınlarının istirahatgahına da benzer bir önem atfetmiştir. Mısır uygarlığı bunun en çarpıcı örneğidir. Sadece hükümdarlar ve ileri gelenler için yapılmış ehramlar değil, sıradan insanlar için de benzer inşa faaliyetine girişmişler, sonuçta akropolis (yaşayanlar kenti) yanında nekropolis de (ölüler kenti) ortaya çıkmıştır. Benzer bir durum Antik Yunan uygarlığında da görülür.

Nekropoller sadece ziyaret edilmek üzere inşa edilmiş mezarlık değildir. Bu ölüm kentlerinde yaşam bir şekilde devam etmektedir. İnsanlar ölülerini ziyaret ederken, bir süre (bu bazen birkaç gün ya da hafta da olabilmektedir) mezar anıtının yanında yaşamakta, yemek yiyip, uyumaktadırlar. Antik Mısır'da var olan bu anlayış, günümüzde hala yaygın bir şekilde sürüyor.

Perslerde gördüğümüz benzer bir durum, aynı şekilde günümüz İran'ında da sürüyor. İnsanlar yakınlarının cenazelerini geceden bir türbenin bahçesindeki mezarlığa getiriyor. Gece boyunca ibadet ediyor, ağıt yakıyor, yemek yiyor, yakınlarına ikramda bulunuyor ve cenazenin defnedileceği zamana kadar bu ritüel devam ediyor. İnsanların ölüyle ve ölüm kültüyle kurduğu bu yakın ilişki, doğuda olduğu gibi batıda da yaklaşık olarak böyleydi. Ancak zamanla batı'da dinle kurulan ilişkide olduğu gibi, ölümle kurulan ilişki de değişti. Ölüler, yaşayanların kentinden sonsuza kadar atıldılar.

İslam toplumlarında ölü ve ölümün kendisi asla hayatın dışında tutulmamış, hatta çoğunlukla merkezinde yer almıştır. İslam kentinin çekirdeğini oluşturan mescidin bahçesi daima hazire olarak kullanılmış; ölüler insanların günde en az beş defa geldiği bu mekanın dış avlusunda ziyaretçilerini beklemişlerdir. Ölüm, karanlık bir mezarlık imgesiyle bugünün batı dünyasında "korku filmlerinin temel ögesi"dir. Ürküntü hatta kimi zaman tiksinti veren bir durumdur. Oysa ki, İslam toplumunda ölümle hayat iç içedir. Bir kapıdan diğerine geçmek, geçici olandan ebedi olana irtihal etmektir. Bu sebeple şehrin ve yaşamın tam ortasındaki camiide mezarlık olması tabii, hatta hoş karşılanır. Bir mescidin haziresine defnedilmek adeta bir ayrıcalıktır.
Hz. Muhammed (s), kendi elleriyle inşa ettirdiği mescidin bitişiğindeki kendi odasına defnedildi. Yakın ashabı da kendi yanına.. Sahabenin pek çoğu, mescidin hemen yanına gömüldüler. İslam toplumunda, bugün olduğu gibi zenginler ve fakirler için ayrı yerleşimler olmadığı gibi, ölülerle canlılar için de ayrı kentler hiçbir zaman olmadı.

Kabir, yaşayanlara ahireti ve hesap gününü hatırlatan bir kılavuz gibi hayatın tam ortasında yer aldı. Kabristan sadece hüzünlü gönülleri tatmin etmekle kalmadı, kuşlara, çiçeklere ve ağaçlara da kollarını açtı. Müslümanlar, ölülerinin bedenlerinin en kısa zamanda toprağa karışmasını arzularlar. Bu yüzden gömme merasimi dahi hızla yapılır, toprak bekletilmeden mevtanın üzerine atılır. Cismin değil, ruhun ve hatıraların kalıcılığı esastır çünkü. Mezar, bu hatıraları taze tutacak bir mekandan ibarettir. İslam'ın ilk yıllarında bu sebeple mezar anıtları inşa edilmedi, yeri belli edecek bir taş ile iktifa edildi.

İslam'la tanışmadan önce de Türkler ölülerini defnediyorlardı. Birisi vefat ettiğinde kişi kıyafetleriyle ve ölümden sonraki hayatta yeniden dirildiğinde kendisine lazım olacağına inanılan at koşum takımları, silahlar gibi çeşitli eşyalar ile gömülüyordu. Orta Asya'da yapılan arkeolojik kazılarda mezarlarda bu tarz eşyaların bulunmasının sebebi, Türkler'in öte dünya inancıyla alakalıdır. Bir tür mezar anıtı olan "kurgan"lar böyle bir anlayışın sonucu olarak ortaya çıktı.[1] Temelde bir mezar odası olarak tasarlanan bu yapıların üzeri, tümülüs denilen bir tepecik olacak şekilde toprak ile örtülüyordu. Hükümdarlar ve soyluların kurganları abidevi ölçülerde yapılıyordu.[2] Bu kurganların şüphesiz bugüne kadar bulunan en ünlüsü Issık Kurganı'dır. MÖ. 5. yüzyıla tarihlenen kurgan, Kazakistan'ın başkenti Almatı yakınlarında 1970'de bulunmuştur. 60 metre çapındaki suni bir tepenin altında bulunan mezar anıtından Mısır'daki mezar anıtlarından sonra dünyadaki en kıymetli altın hazinelerinden birisi ortaya çıkartılmıştır.

Türkler için sadece kurganlar değil, "balbal"lar da son derece önemlidir. Bir tür mezar heykeli diyebileceğimiz bu yapıtlar, kimi zaman ölünün kendisini, kimi zaman da kişinin yendiği düşmanını betimlemekteydiler. Orhun Anıtlarında "Babam Kağan öldüğünde, heykelini diktik" cümlesiyle ölünün, "Kırgız Kağanını öldürdüm, balbalını yaptırdım.." ifadesiyle de öldürülen düşmanın sembolik heykelinin mezarlığa konulduğunu anlıyoruz.[3] İslam'ın yayılışına kadar tüm Orta Asya'da bu gelenek sürmüş, bozkır taş heykellerle dolmuştu.

İlk Türbeyi Türkler İnşa Etti

Müslüman olduktan sonra Türkler mezar anıtları inşa etmeyi sürdürdüler. Balballar ve kurganlar nasıl "o topraklarda var olduklarının bir alameti" ise kümbet ve türbeler de benzer bir anlayışla ortaya çıktı.
İşte bu yüzden İslam dünyasında yapılan ilk mezar anıtı Türkler eliyle yapılmıştır. Abbasi Hanedanı'nın hizmetinde çalışmak üzere Bağdat'a getirilen ve henüz Şaman olan paralı Türk askerlerin, hilafetin başkentinde ikamet etmeleri uygun görülmemiş ve Bağdat'ın hemen yakınına yeni bir şehir inşa edilmişti: Samerra. Türk askerleri için kurulan bu şehir o kadar beğenildi ki, "Gören sevdi, beğendi" adındaki bu şehir halife Mu'tasım tarafından başkent ilan edildi. İlk mezar anıtı da burada inşa edilecekti: Kubbet-üs Süleybiye. 862 yılında yapılan eser, iç içe geçmiş iki sekizgenden ibarettir. İki sekizgen arasında bir koridor bulunmakta, dış tarafta ise her yöne açılmış sekiz kapı bulunmaktaydı. Bu tarihten itibaren İslam topraklarının tamamında hızla mezar anıtları yapılmaya başlanmış; Selçuklu ve Osmanlı döneminde ise zirveye ulaşmıştır.

Türbe Tapu Senedi

Türklerin Anadolu'dan, Ortadoğu'ya, Balkanlar'dan Afrika'ya kadar kurduğu tüm devletlerde, elinin ulaştığı her yerde bir hükümdarlık göstergesi olarak anıtsal mezarlar inşa edildi. Zaman içerisinde şehirler yıkıldı, başka yerlere taşındı, mescidler, okullar zamana yenildi ama türbeler olduğu gibi kaldı. Onlara dokunmayı kimse düşünmedi. Muhafaza edilmeliydiler, tapu senedi hüviyetini korumalıydılar. Suriye'de Türkiye'nin yurtdışındaki tek toprak parçası sayılan Süleyman Şah Türbesi bu sebeple, savaşın ortasında bir askeri birlik tarafından yıllarca muhafaza edildi. Terör örgütlerinin ve Esed rejiminin saldırıları altında daha fazla korunamayacağı düşünüldüğünde ise özel bir operasyonla Selçuklu Devleti'nin kurucusu Süleyman Şah'ın naaşı güvenli bir bölgeye taşındı.

Türkiye'de tarihi eserlerin muhafazası açısından bir dönüm noktası olabilecek gelişme ise kısa bir süre önce yaşandı. Yapılan baraj sebebiyle su altında kalacak olan Hasankeyf Zeynel Bey Türbesi, bulunduğu yerden alınarak kitle bütünü bozulmadan 4 saat süren bir işlemle yeni yerine taşındı. "Ilısu Barajı Kültürel Varlıkları Koruma ve Kurtarma Çalışmaları" kapsamında bu türbe ile birlikte 7 eserin daha taşınmasına karar verilmiş. Çok sayıda gazetecinin nezaretinde, hatta bazı TV kanallarının canlı yayın yaparak verdiği bu taşıma işlemi ülkemizde arkeolojik mirasının korunması hususunda önemli bir bilince ulaşıldığının göstergesidir şüphesiz. Fakat bunun kadar önemli olanı, mezar anıtlarının tarihte olduğu gibi, bugün de Türkler ve Türkiye için nasıl bir önem arz ettiğinin ortaya konulmasıdır. Eser kadar, banisi ve hikayesi de dikkat çekicidir.

Osmanlı Devleti'ne karşı yaptığı Otlukbeli Savaşı'nda yaşamını yitiren Akkoyunlu Zeynel Bey adına, babası Uzun Hasan yada kardeşi Sultan Halil tarafından[4] 1473 yılında inşa edildiği düşünülen türbeyi korumak, yok olmasını engellemek işi asırlar sonra Osmanlı'nın torunlarına düşmüştür. Osmanlı'nın kendi düşmanı olan birisinin bu görkemli mezar anıtından rahatsızlık duymaması, bilakis asırlarca muhafaza etmesi ise bir başka alicenaplık örneğidir.

Bu yapı da, Orta Asya ve İran'da benzerlerini gördüğümüz silindirik ya da çokgen mezar anıtları programını sürdürmektedir. Dışarıdan silindirik bir gövde üzerine, içeriden sekizgen plan şemasını takip etmiş, yüksek kasnak üzerinde, soğan biçimli üst yapı örtüsü ile nihayetlenmiştir. Mimaride bu program, 1006'da inşa edilen Kümbet-i Kabus'tan beri görülmekteydi. Silindirik gövde üzerinde abidevi mezar anıtı Selçuklu'ya, oradan çeşitli formlar değiştirerek Osmanlı'ya kadar uzanmış; fakat öncelediği şey daima bir "güç ve hükümranlık" ifadesini vurgulamak olmuştur.

İslam mimarisine Türklerin kazandırdığı türbe, anıtsal yapısının yanısıra daima ele geçirilen ve vatan haline getirilen topraklar üzerindeki hakimiyetin en çarpıcı göstergesi olmuştur. Türklerin Selçuklu ile birlikte başlayan ve kesintisiz olarak 1000 yıldır Anadolu'da süren devlet geleneğinin en temel işaret taşları türbeler olmuştur. Osmanlı Sultanları, tahta çıktıklarında ya da sefere çıktıklarında İstanbul'daki en bilinen sahabe mezarı olan Eyüp el-Ensari'nin türbesinde kılıç kuşandılar. Türbe ziyaretiyle başlayan ve adeta meşruiyetini bu topraklarda yaşamış ve bu toprakları vatan kılmak için bedel ödemiş büyük şahsiyetlerin gölgesinde bulan iktidar anlayışı ise asırlar sonra dahi devam ediyor.

[1] Vasiliy Vladimiroviç Barthold, "Türklerde ve Moğollarda Defin Meselesine Dair", Türk Tarih Kurumu Belleteni, Sayı: 43, Cilt: 11, 1947, S. 526

[2], Jean Paul Roux, Eskiçağ ve Ortaçağ'da Altay Türklerinde Ölüm, (çev. A. Kazancıgil), Kabalcı Yayınevi, 1999, İstanbul.

[3] Hüseyin Namık Orkun, Eski Türk Yazıtları, TDK, 1940,İstanbul.

[4] Yrd. Doç.Dr. Hüseyin Yurttaş, "Hasankeyf Zeynel Bey Türbesi", Atatürk Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Müdürlüğü Dergisi, Sayı: 3, 1996

Umran Dergisi, Sayı: 275







 
Türkiye meydanlarda
15 Temmuz'un birinci yıldönümünde 81 ilde çeşitli etkinlikler düzenlendi.Kanlı darbe girişimi sırasında hayatını kaybeden 249 kişi için anma törenleri düzenlendi, 15 Temmuz koşuları gerçekleştirildi ve binlerce vatandaş meydanlara akın ederek nöbet tuttu.

En Çok Okunanlar