Özel Haber | Detay Haber | | Künye | XML Sitemap |

Press Medya

Press Medya Haber Portalı

Son Dakika

Murat Özer
Murat Özer


Başkanlık ve Bağımsız Türkiye
16/05/2017, 15:44


Türkiye 16 Nisan’da gerçekleştirdiği halkoylaması neticesinde, kendisini vesayet odaklarının cenderesine hapsederek, daima güçsüz bir hükümetle idare edilmesini sağlayan ‘Meclis Hükümeti’ modelini terk etti. Osmanlı Devleti’nin Mondros Ateşkes Antlaşması’yla parçalanıp, adeta yıkıldığını ilan ettiği; Mebusan Meclisi’nin İstanbul’da kapanıp Anadolu’ya taşınmasıyla başlayan Milli Mücadele döneminde, savaş şartlarının bir gerekliliği olarak ortaya çıkmış ve o dönemde geçici olduğu düşünülen model 97 yıl boyunca sürdü.

Meclis’teki milletvekillerinin salt çoğunluğunun 1 fazlası esasına göre teşekkül eden, böylece doğrudan halk tarafından değil, temsili bir anlayışın tezahürü olan sistem ortaya çıktığında Cumhuriyet ilan edilmemişti ve henüz devletin en üst makamında Osmanlı Sultanı bulunuyordu. Öyle ki, savaşın nihayetinde devletin kuruluş manifestosu şeklinde bir mana ihtiva eden Lozan Antlaşması’nı dahi, henüz Cumhurbaşkanlığı diye bir makam ihdas edilmediğinden Meclis adına “temsilci” imzalamıştı.
Meclis Hükümeti sistemi böylesi olağanüstü şartlarda teşekkül etmişti. Meclis Başkanlığı aynı zamanda devletin de en üst makamı konumundaydı.

1923’de Cumhuriyet’in ilan edilmesiyle birlikte saltanat kaldırılıyor, Cumhurbaşkanlığı diye bir makam yerine ikame ediliyordu. Devletin bu en üst düzeydeki makamının nasıl bir usulle seçileceğinin çok bir önemi yoktu. Çünkü “kurtarıcı önder” hayattaydı ve seçim anlamsızdı. Böylesi bir vasatta Lozan Antlaşması’nı kabule yanaşmayan İstiklal Savaşı ya da diğer meşhur ismiyle “Gazi Meclis” tasfiye edilmiş, Mustafa Kemal’in talimatıyla tüm üyeleri Halk Fırkası (CHP) mensuplarından oluşan II. Meclis böylece kurulmuştu. Hükümet üyeleri ya da milletvekillerinin halk tarafından seçilmesi ise bir “gereklilik” olarak görülmüyordu. 1923’den 1946’ya kadar geçen süre zarfında ülkede tek bir partinin hayat hakkı olduğu için “açık oy gizli tasnif” yöntemiyle gerçekleşen seçimler de göstermelik olmaktan öte bir anlam taşımadı. Ancak, Demokrat Parti’nin girdiği ilk seçimlerde tek başına iktidara gelmesi hem o güne kadar işleri istediği gibi idare eden CHP’de hem de CHP’nin Genel Başkanı ve aynı zamanda Cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü’de rahatsızlık uyandırmaya başlamıştı. Elbette bu rahatsızlık Türkiye’yi kurulduğu günden bu yana tek başına ve muhalefetsiz bir şekilde yönetmeye alışık olan CHP’de değil, 25 sene içerisinde tasfiyeler ve CHP’nin öngördüğü yeni bir eğitim programıyla halktan ve değerlerinden kopuk bir şekilde vücuda getirilen Silahlı Kuvvetlerde de görülüyordu. Adnan Menderes bu rahatsızlığın bedelini canıyla ödeyecekti.
Demokrat Parti’nin halkın değer ve inanç sistemine saygılı tutumundan rahatsızlık duyan vesayetçiler Menderes’in infazından sonra bir daha ülkede halkın seçtiği güçlü bir hükümetin iktidara gelememesi; gelse de muktedir olamaması için sisteme her türlü emniyet supaplarını yerleştirdiler. Asker kökenli Cumhurbaşkanlarının meclis tarafından seçimi bir teamül haline getirilirken, TSK, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay gibi kurumlar Hükümetler üzerinde daima bir ‘vesayet aracı’ olarak kullanılacaklardı.

Ancak Turgut Özal’ın Cumhurbaşkanlığına seçilmesiyle birlikte ciddi bir kırılma yaşandı. Bu kırılma 1996’da Refah Partisi’nin koalisyonun büyük ortağı olmasıyla daha da derinleşti. Vesayet odakları 28 Şubat darbesiyle kırılan yarığı tamir etmeye koyuldularsa da, AK Parti’nin 2002’de tek başına iktidar olmasıyla ilk mağlubiyetlerini aldılar. İkinci yenilgileri ise 2007’de Cumhurbaşkanının doğrudan halk tarafından seçilmesini öngören referandumda halkın yüzde 70 gibi ezici bir çoğunlukla “evet” oyu vermesiyle gerçekleşti. AK Parti’nin 15 yıldır tek başına sürdürdüğü, koalisyonların olmadığı istikrar süreci 16 Nisan’da gerçekleşen halk oylamasıyla birlikte taçlanmış ve istikrar anayasal bir güvence altına alınmış bulunuyor. Bu referandumun ‘milletin vesayet odaklarına karşı sürdürdüğü mücadele tarihi’nde büyük bir önem arz etmesinin sebebi budur.

Referandum AK Parti İçin Bir Hezimet mi?

15 Temmuz darbe girişiminin püskürtülmesi akabindeki bir halk oylamasında daha büyük bir kabul oyu çıkacağı düşünülüyordu. Bu beklentiyle başlayan Cumhurbaşkanlığı Sistemi için yapılan referandumda kabul oylarının yüzde 51,4 oranında kalması, AK Parti’ye ve dolayısıyla Cumhurbaşkanı Erdoğan’a karşı güvenin azaldığı şeklindeki yorumlara yol açtı. Hatta Hükümete yakın olduğu sanılan bazı yazarlar, merkez sağda yeni bir partinin kurulması gerektiğinin anlaşıldığı gibi iddiaları öne sürmekten çekinmediler. Referandumun AK Parti için bir yenilgi olup olmadığının anlaşılabilmesi için Türkiye’nin son 20 yılına bir projeksiyon tutmak yeterli olacaktır sanırım.

28 Şubat darbesinin sonrasında askeri vesayetin güdümünde kurulan hükümetler ülkede istikrarı sağlayamadıkları gibi, kendi aralarında da büyük anlaşmazlıklara düşmüşlerdi. Böylesi bir ortamda 52. Hükümet % 27 oy alan Tansu Çiller tarafından kuruldu. 1 ay sonra yıkıldı. 53. Hükümet % 19 oy alan Mesut Yılmaz tarafından 59 kuruldu. Hükümet 3 ay sürdü ve yıkıldı. 1997’de aynı oyla kurduğu 3. Hükümet 18 ay yaşadı ve yıkıldı. Darbe sonrasında 1999’da yapılan seçimlerde yüzde 12 ile yüzde 22 arasında oy alan 5 parti meclise girmiş, ancak hükümet kurma konusunda başarılı olamamışlardı. Bülent Ecevit 1999’da % 14 oyla Başbakan oldu, 56. Hükümeti kurdu ancak hükümeti ancak 4 ay sürebildi. Millet parlamenter sistemin, azınlığın çoğunluğa tahakkümü ve istikrarsız hükümetler anlamına geldiğini acı bir tecrübeyle yaşıyordu. Bu sebeple henüz yeni kurulmuş olan AK Parti’yi ilk katıldığı seçimlerde yüzde 34’lük bir oy ile iktidara taşırken; Bülent Ecevit, Tansu Çiller ve Mesut Yılmaz gibi liderleri bir daha geri dönmemek üzere siyaset sahnesinden siliyordu.

AK Parti iktidarıyla birlikte, sadece ülkeyi tam anlamıyla dışa bağımlı hale getirip, vesayet odaklarının talimatlarından ayrılmayan siyasiler tasfiye olmuyor; Anavatan Partisi, Doğru Yol Partisi ve Demokratik Sol Parti gibi büyük siyasi oluşumlar da ülkedeki partiler mezarlığına defnediliyordu. AK Parti 15 yıllık siyasi hayatında katıldığı seçimlerde yüzde 34 ile yüzde 46 arasında oy almayı başardı. Bu oy oranlarının iki istisnası bulunuyordu: Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın partisinin başında olarak girdiği 2011 seçimlerinde aldığı yüzde 49’luk oy ve yine Erdoğan’ın ağırlığını koyduğu 2015 1 Kasım seçimlerinde alınan yüzde 49’luk oy. 2015’in Haziran ayında yapılan seçimlerde AK Parti’nin oyu yüzde 40’a gerilemiş, halk Kürt sorunun çözümü konusundaki olumlu gayretlerin PKK tarafından istismar edildiğini, Hükümetin ise bu istismar konusunda çaresiz kaldığını düşünmeye başlamıştı. 2012’de Erdoğan tarafından başlatılan çözüm sürecinin Ahmet Davutoğlu’nun başbakanlığı döneminde terör örgütü tarafından bir güç gösterisine dönüştürülmesi, Haziran seçimleri sonucunda ortaya çıkan güçsüz hükümetle birleşince ülke Ağustos ayında “hendek siyaseti” olarak tarihe geçen büyük bir yangına duçar olmuştu.

HDP’li belediyelerin desteğiyle Şırnak, Diyarbakır ve Hakkâri başta olmak üzere Güneydoğu Anadolu’da PKK, şehirlerin merkezlerine hendekler kazarak “öz yönetim” adı altında kurtarılmış bölgeler oluşturmaya çalışıyordu. Böylesi bir ortamda Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından çözüm sürecinin tamamlandığının ilan edilmesi ve terörle mücadelede yeni bir anlayışın başlaması 3 ay sonra tekrarlanan seçimlerde AK Parti’yi yeniden yüzde 49 oy ile iktidara taşıdı. Partinin çözüm süreci konusundaki yeni tutumu ve PKK’ya karşı başlattığı topyekûn savaş, MHP’ye giden oyları yeniden partiye kazandırmıştı. Millet, AK Parti’nin 13 yıldır sağladığı istikrarın bozulmasından, ülkenin parçalanması tehlikesinden endişeye düşmüştü. Seçimlerdeki başarının arkasında yatan temel saik buydu. Bu sebeple, 16 Nisan referandumuyla ilgili yapılan tahlillerdeki en temel hata, mukayesenin 1 Kasım seçimleriyle yapılmasıdır. Gerçek bir mukayese, partinin aynı yılın Haziran ayında yapılan seçimlerde aldığı oy ile yapılmasıdır. Çünkü bu oran herhangi bir “endişe ve tehdit algısının” insanlar üzerinde hâkim olmadığı bir sonuca işaret etmektedir. Bu noktadan değerlendirildiğinde AK Parti’nin gerçek oy oranı yüzde 40 ile 45 arasında seyretmektedir. MHP ile girilen ittifak sonrası oy oranının yüzde 51’e ulaşması ise mevcudiyetin büyük oranda korunması sebebiyle kısmi bir başarı olarak kabul edilmelidir.

MHP Seçmenini İkna Edemedi mi?

MHP’nin Türkiye’deki tabanının yüzde 15 civarında seyrettiği, girdiği son 20 yıllık seçimlerde görülmektedir. Yüzde 5 ile 10 arasındaki bir kitlenin AK Parti ile MHP arasında gidip geldiği de bir vakıadır. 15 Temmuz darbe girişimi sonrası, MHP lideri Devlet Bahçeli’nin darbecilere karşı açıktan karşı durması ve Erdoğan’ın yanında yer almasıyla iki parti arasında başlayan yakınlaşma süreci, sadece iki partinin çıkar örtüşmesiyle izah edilemez. Bahçeli’nin parti içerisindeki darbecivesayetçi ve ırkçıseküler anlayış sahipleriyle arasına mesafe koyması; bununla birlikte AK Parti’nin Davutoğlu sonrası çözüm sürecini bitirerek PKK’ya karşı yurt içinde ve dışında tavizsiz bir mücadeleye girişmesi iki partiyi birbirine yakınlaştırmıştır. Her iki partinin de tabanlarında zaten var olan yakınlık, liderlerin “devletin ve milletin mukadderatını” esas alan yaklaşımıyla birlikte güçlü bir ittifaka dönüşme evresindedir. Her iki parti de mevcut yaklaşımlarını sürdürmeleri halinde 2019’da gerçekleşecek Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ve sonrasındaki tüm seçimlerde bu ittifakın adayının Türkiye’de iktidar olacağı aşikârdır.

Küresel güç odaklarının desteğiyle hareket eden seküler milliyetçi grupların MHP içerisinde Devlet Bahçeli karşısında ciddi sayılabilecek bir mevziye sahip oldukları görülüyor. MHP tabanının bu grupların etkisi altındaki kesiminin referandumda hayır oyu verdikleri açıktır. Özellikle Batı Anadolu ve metropollerdeki MHP kitlesinin büyük oranda Bahçeli’ye rağmen evet oyu vermediği; buna karşın Erzurum, Elazığ, Kahramanmaraş, Bayburt gibi illerde adeta bir blok halinde evet oyu verdiği görülmektedir. Sözgelimi; Erzurum’da 2015 (Haziran) seçimlerinde AK Parti yüzde 52 oy almış iken referandumda bu oran MHP’nin oyu ile birlikte yüzde 75’e çıkmıştır. Aynı şekilde Elazığ’da AK Parti yüzde 52 oy almışken referandumda yine MHP’nin desteğiyle oy oranı yüzde 72’ye ulaşmıştır. Bu oran MHP’nin yüzde 20’lik oyunun blok halinde evet yönünde olduğunu göstermektedir. Kahramanmaraş’ta da durum benzerdir: AK Parti yüzde 61’lik oyunu yüzde 74’e taşımıştır. MHP’nin bu şehirdeki oyu 2015’te yüzde 20’dir. Trabzon’da MHP seçmeninin yarısının evet oyu verdiği görülmektedir. Bahçeli’nin kendi şehri olan Osmaniye’de referandumda çıkan evet oyu yüzde 58’dir. Bu şehirdeki AK Parti’nin oyunun 2015’te yüzde 38 olduğu dikkate alınırsa yine MHP seçmeninin en az yarısının ikna olduğu görülecektir. Gaziantep’te referandumda çıkan sonuç yüzde 62 evettir. Bu şehirde AK Parti’nin oyunun yüzde 46 olduğu düşünülürse, 2015’de yüzde 18 oy alan MHP seçmeninin neredeyse tamamının evet oyu verdiği görülecektir.

Kürt Halkı “Güvenlik Odaklı Siyaset”i Desteklemeye Başlamıştır

Referandumun en çok merak edilen sonucu Kürt halkının yoğun olarak yaşadığı illerde nasıl bir netice alınacağıydı. PKK’nın bağımsız kantonlar oluşturma isteğiyle, çözüm süreci inkıtaa uğramış; son iki yıl içerisinde Diyarbakır, Hakkari, Şırnak başta olmak üzere bölge bir ateş topuna dönmüştü. Devletin PKK ile bir barışın gerçekleşemeyeceği, bölgede Kürt sorunun değil, terör sorunun olduğu ve terörün ancak mutlak anlamda ezilmesiyle çözümün sağlanacağı şeklindeki yaklaşımın Kürt halkı tarafından nasıl karşılandığını referandum sonuçları ortaya çıkarmıştır.

Erdoğan’ın başta PKK olmak üzere tüm terör örgütlerine karşı başlattığı seferberlik, MHP ile kurulan ittifak ile birleşince bölge halkından referandumda güçlü bir hayır oyu alacağı düşünülmekteydi. Özellikle HDP’nin güçlü olduğu ve hendeklerin kazıldığı şehirlerde bu şekilde güçlü bir muhalefetin ortaya çıkacağı analistler tarafından öngörülüyordu. Oysa ki, tam da ateşin düştüğü bu şehirlerde evet’e destek tahminlerin çok üstünde seyretti. Şırnak’ta 2015’te HDP’nin yüzde 85’lik oy aldığı düşünülürse referandumda alınan yüzde 28’lik evet oyu çok anlamlıdır. Aynı şekilde Hakkari’de HDP yüzde 86 oy alarak şehirde adeta başka hiçbir partinin varlık göstermemesini sağlamıştı. Referandumda ise yüzde 32 evet oyu çıkması, hendeklerin en çok zarar verdiği şehirde HDP’nin hendek siyasetine olan desteğin azalmaya başladığını göstermektedir. PKK’nın başlattığı çatışmadan büyük zarar gören bir başka şehir olan Diyarbakır’da da durum benzerdir. HDP’nin yüzde 79 oy aldığı şehirde referandumda evet oyu yüzde 32’ye ulaşmıştır. Tüm bölgede AK PartiMHP ittifakı oylarını 2 ila 3 kat arttırmıştır.

AK Parti Metropellerde Geriledi mi?

İstanbul, Ankara, İzmir, Adana ve Bursa gibi metropollerde AK Parti’nin ciddi bir oy kaybına uğradığı, seçim sonuçlarını Güney ve Doğu Anadolu ve Karadeniz’in büyük oranda etkilediği ifade edilmektedir. Gerçekte ise, Güneydoğu Anadolu’dan gelen kabul oylarında bir artış olmakla birlikte, bu oy sonucu etkileyecek miktarda olmamıştır. Çünkü bölgenin toplam nüfusu diğer bölgelere göre düşüktür. İç ve Doğu Anadolu ile Doğu Karadeniz’deki muhafazakâr kitlenin yük 61 sek oranda evet oyu vermesi sonucu etkilemiştir.

Buna karşın metropollerde AK Parti’nin büyük bir hezimet yaşadığı iddiası temelsizdir. Çünkü AK Parti, 2015 seçimlerinde İstanbul’da yüzde 40 oy almışken, 1 Kasım’da bu oyu yüzde 48’e taşımıştır. Referandumda alınan oy oranı da bu kadardır. Aynı şekilde Ankara’da AK Parti’nin oyu yüzde 41’dir. Bu oran yukarıda saydığımız etkenlerden ötürü yüzde 48’e taşınmıştır. Referandum sonucunda da bu oran korunmuştur. MHP’nin bu illerde hiç destek vermemesi düşünülemeyeceğine göre, metropollerde AK Parti’nin oyunda bir düşüş olduğu, ancak bunun bir hezimet olarak görülemeyeceği açıktır.
AK Parti’nin büyük kentlerde daha çok eğitimli dindar kitleler üzerinde oy kaybı yaşamasının pek çok sebebi bulunuyor. Ancak öne çıkan en temel etkinin, partinin güçlü isimlerinden eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve eski Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun açıkça “evet kampanyası”na katılmadığı, bilakis sessiz kalarak “hayır” oyuna çalıştıkları şeklindeki iddiadır. Özellikle son günlerde PelikancıHocacı şeklinde ortaya çıkan ve dozu giderek artan tartışmada görüldüğü üzere, AK Parti etrafında olduğu varsayılan mütedeyyin yazar ve kanaat önderlerinin birbirlerinden “Erdoğan ve 2009 sonrası siyaseti” konusunda farklı düşündükleri ortadadır.

AK Parti, Türkiye’de askeri vesayetin güçlü bir şekilde varlığını koruduğu bir dönemde kurulmuştu. MSP, RP ve Fazilet çizgisindeki partilerin kapatıldığı, dindar halk kitlelerinin siyaset yapma imkânının ellerinden alındığı bir dönemde parti yeni bir siyaset anlayışıyla ortaya çıkıyordu. Bu çizgi kendisini “muhafazakâr demokrat” olarak tanımladı. Askeri vesayetin kırılması için tek yol, AB standartlarında bir demokrasinin kurumsallaşmasıydı. AB ve ABD’nin emperyal politikaları bir süre boyunca görmezden gelinebilirdi. Bu durum ülkede Özal döneminden bu yana etkili olan liberaldemokrat aydınların da AK Parti’ye destek vermesini sağladı. Cengiz Çandar, Ali Bayramoğlu, Etyen Mahçupyan, Aydın Engin, Nuray Mert gibi yazarlar bu dönemde etkili oldular. Fakat Erdoğan’ın 2009’da Davos’taki “one minute” çıkışı ve BM’de yaptığı tarihi konuşmada “Dünya 5’ten Büyüktür” şeklinde sloganlaşan siyaseti, liberal çizgideki aydınların desteğini çekmesine yol açtı. Parti’nin Erdoğan eliyle AB merkezliliberal siyasetten uzaklaştığı, giderek daha fazla İslâmî bir kimliğe büründüğü düşünülmeye başlandı. Parti’nin, 2002’deki fabrika ayarlarına dönmesi gerektiği söylendi. Hâlâ bu söylemi, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı İlnur Çevik örneğinde olduğu gibi, AK Parti içerisinde dillendirmeye çalışan kişiler olduğu da bir vakıadır.

Davutoğlu ve Erdoğan arasındaki anlaşmazlığın temelinde de aslında bu siyaset okuma biçimi yatmaktadır. Özellikle Kürt sorununun çözümü konusundaki yaklaşım ayrılığın temelini oluşturmuştur. İslâmî camianın bir kısmının iddia ettiği gibi, Davutoğlu “ilkeli ve görece daha İslâmî” olduğu için değil, ülkenin sorunlarını daha liberal ve AB merkezli bir anlayışla çözmeye gayret ettiği için Erdoğan’la problem yaşamıştır. Medyaya yansıyan magazinel husumetleri bir kenara koyacak olursak temel mesele Ahmet Davutoğlu’nun bir siyasi lider gibi değil, bir akademisyen gibi hareket etmesinde yatmaktadır.
Özellikle çözüm süreci esnasında ortaya konulan pratik, PKK’nın daha da cesaretlenmesine yol açmıştır. Örgüt kendine muhalif olan dindar Kürtlere yönelik suikastler düzenlerken bölgede adeta özerk bir yönetim ihdas etmiştir. Devletin bu denli acziyet içerisinde bir fotoğraf vermesinde kuşkusuz bugün FETÖ olarak bir terör örgütü olduğunu anladığımız cemaatin askerisivil bürokrasideki elemanlarının da etkisi büyüktür.

Diktatörlük Değil “Merhamet Yurdu”

Erdoğan’ın 15 Temmuz darbesinden sonra giderek daha da sertleşen, kararlı ve tavizsiz duruşunun bazı İslâmî kesimlerde dahi “diktatörlük eğilimi” olarak tanımlanmasının, AK Parti’nin metropollerdeki oylarının düşmesinde etkili olduğu açıktır. Ancak, liberal eğilimli politikaların muarızlarımız tarafından bir acziyet olarak telakki edildiği de görülmelidir. Erdoğan’ın bağımsızlaşma yolunda attığı adımların, geniş halk kitleleri ve milliyetçimuhafazakârdindar kesimler üzerinde giderek daha fazla destek bulacağı; 2009 sonrası oluşan yeni anlayışın ülkeyi kendi içine hapsetmeyip daha geniş bir ufka ulaştıracağı; Türkiye’yi tüm dünyanın mazlumları nezdinde bir “merhamet yurdu” yapmaya başlayacağı aşikârdır.

Doğrudan halkın seçtiği bir cumhurbaşkanlığı sisteminde yürütmenin tek elde toplanması ve Meclis’in de asli görevi olan yasama faaliyetleri konusunda güçlü yetkilerle donatılarak, yürütme üzerinde tam denetleyici bir konumla teçhiz edilmesi yeni sistemin en önemli başarısı olacaktır. Bundan sonra Türkiye’de güçsüz ve muktedir olmayan iktidarlar dönemi kapanmıştır. Devletin, “irtica” bahane edilerek tüm gücünü halkın inanç ve değerler sistemine düşmanlık etme üzerine kurulu anlayışı, başörtüsünün TSK dâhil tüm alanlarda serbestliğe kavuşması, seküler bir anlayışla yetişen Harp Okulları’nın kapatılarak, halkın tüm kesimlerinin evlatlarının ehliyet ve liyakat esasına göre askerlik kurumuna girebilmesi gibi “devrim niteliğindeki değişimler”le ortadan kalkmıştır. Devletin milletiyle buluşmasının en çarpıcı sembolik fotoğrafı, şüphesiz 15 Temmuz’da darbeye direnerek teslim olmayan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar’ın Yenikapı Mitingi’nde tekbirlerle 5 milyon insan tarafından karşılanması olmuştur.

Tezahürat karşısında 36 defa ‘sağ olun’ diyen Akar’ın kürsüye sağ yumruğu havada yürüyerek gitmesi, TSK’nın bu saatten sonra tüm namlularını milletin düşmanlarına çevireceğinin güçlü bir işareti olarak hafızalara kazınmıştır. Bugün dindar olsun ya da olmasın ülkenin selametini düşünen, yeniden büyük Türkiye özlemi duyan, figüran değil aktör, üzerinde oyunların oynandığı değil, oyun kuran bir ülke talebinde bulunan tüm vatan evlatlarının bu mücadelede kendi üzerine düşeni yapma sorumluluğu bulunuyor.

Umran Dergisi, Sayı: 273, Mayıs 2017