Özel Haber | Detay Haber | | Künye | XML Sitemap |

Press Medya

Press Medya Haber Portalı

Son Dakika

Murat Özer
Murat Özer


Şii örgütler Irak'ı nasıl ele geçirdi?
29/11/2016, 13:13


Irak'ta yaşananları biraz daha iyi anlayabilmek için gelin işgalden hemen öncesine bir yolculuk yapalım. Iraklı Saddam muhalifleri ABD ve İngiltere'nin himayesinde 9 Temmuz 2002'de ABD'de ilk defa buluşmuşlar, sürgünde bir hükümet kurma kararı almışlardı. Bu toplantıların dördüncüsü ise Eylül ayında Londra'da yapılıyordu. Saddam Hüseyin, 1991 yılından beri tam 11 yıldır ABD öncülüğündeki Batı ittifakına kafa tutuyor, gıda ve silah ambargosu sebebiyle halkının ve ordusunun yaşadığı tüm sefalete rağmen boyun eğmiyordu. Batılı ülkeler Saddam'ı devirmekte ve sayısı 600 bine yaklaşan ve Ortadoğu'nun bu en büyük askeri güçlerinden birisi olarak görülen Irak Ordusu'nun tarih sahnesinden silmek konusunda kararlıydılar. Aslına bakılırsa ordunun dişleri sökülmüştü. Uzun yıllardır devam eden silah ambargosu sebebiyle kendini revize edememiş, ülke 32. paralelin güneyi ve 36. paralelin kuzeyi olarak üçe bölünmüş, sivil uçaklar dahi ülkenin orta kısmının dışına çıkamaz hale gelmişti. Yasağa uymayan uçaklar derhal düşürülüyordu.

Saddam'ın ordusu; Türkiye, Ürdün, Kuveyt ve Suudi Arabistan'ın askeri üslerini ABD'nin emrine verdiği böyle bir atmosferde, ABD ve İngiltere'nin başını çektiği 46 ülkenin askerine ve kuzeyde KDP-KYB emrindeki binlerce Peşmerge askerine, güneyde ise 1980 yılından beri İran'da örgütlenen Şii milis örgütlerine karşı savaşacaktı.

Şii Gruplar Irak'ı Ele Geçirdi

Savaştan yaklaşık altı ay önce, 2002 yılında Londra'da Tony Blair'in himayesinde gerçekleşen Iraklı muhalifler toplantısında, Saddam'ın devrilmesi sonrasındaki yönetimin kimler tarafından kurulacağı aşağı yukarı belli olmuştu. Yeni yönetimde yıldızları parlayacak olan 65 kişi komiteye seçilmişti. Bir kısmı Saddam Hüseyin'in hışmından korkarak ürkek bir edayla ismini listeye yazdırırken, bir kısmı yıllardır sürgünde olmanın verdiği rahatlıkla kameralara poz veriyordu. O gün komitede bulunan pek çok kişi 2003'ten bugüne Irak'ın yönetiminde yer aldılar. ABD-İngiliz himayesinde kurulan yeni Irak devletinin müstakbel yöneticileri, komiteye adlarını yazdırdıktan sonra, Blair ve Bush'tan icazetlerini almışlardı. İşte o isimlerden bir kaçı: "Dr. Ahmed Çelebi, Ekrem el Hekim, İyad el Samaraei, Dr. İyad Allavi, Celal Talabani, Saadun Al Duleymi, Sadık el Musawi, Abdülaziz el Hekim, Abdülmecid el Hoyi, Goran Talabani, Mesud Barzani, Muvafık el Rubai, Hoşyar Zebari.." Bu isimler Saddam sonrasındaki Irak'ta Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, Bölgesel Yönetim Başkanlığı, Meclis Başkanlığı gibi görevlerde yer aldılar.

Bu bir dizi toplantı sonrasında Mart 2003'te işgal orduları dört bir koldan Irak'ı işgale başladılar. Listede isimleri bulunan KYB ve KDP liderleri Barzani ve Talabani liderliğindeki peşmergeler kuzeyden, Abdülaziz el Hekim'e bağlı Bedir Tugayları ise güneyden Irak'ın işgaline yardımcı oluyorlardı. El Hekim'in liderliğindeki IİDYK'nın (Irak İslam Devrimi Yüksek Konseyi) silahlı birimi olan Şii Bedir Tugayları İran-Irak Savaşı boyunca İran'da örgütlenmiş, himaye edilmiş ve kendi ülkesine karşı İran saflarında savaşmıştı. Bu örgüt daha sonra lağvedilen Irak Ordusu ve polis teşkilatının yerine kurulan yeni ordunun çekirdeğini oluşturacaktı.

Bir başka Şii oluşum olan Dava Partisi'nin lideri İbrahim Caferi ise yeni yönetimde başbakanlık görevini yürütecek, bir süre sonra ise aynı partiden arkadaşı Nuri Maliki'ye koltuğunu bırakacaktı. Caferi'nin ABD ve İngiltere ile ilişkileri 1970'li yıllara dayanmaktadır. 1980'de İran'a, 1989'da ise İngiltere'ye giden İbrahim Caferi, Saddam'a muhalefetini Londra'da sürdürmüş, ancak İngiliz Hükümeti nezdinde yeterli ilgi ve desteği ancak 90'lı yılların başında görmeye başlamıştır.

Maliki'nin Parlak Geçmişi ve Terör Siyaseti

2006 yılından 2014'e kadar Irak Başbakanlığını yürüten Nuri Maliki'nin dedesi İngiliz işgali döneminde Irak Eğitim Bakanı olarak görev yapan Hasan Mahasinî idi. Maliki'lerin İngiliz aristokrasisi ile tanışması bu dönemde başlamıştır. İran-Irak savaşı boyunca İran'da yaşayan Maliki bu dönemde Irak'taki pek çok terör eyleminden sorumlu tutulmuştu. Dava Partisi’nin silahlı kanadı "Sadr Alayı" ismini taşımaktaydı ve lideri Nuri Maliki idi. İran Devrim Muhafızlarının gözetiminde gerçekleşen eylemlerin liderliğini yürüten Maliki, 1981'de Irak'ın Beyrut Büyükelçiliğinde düzenlenen canlı bomba saldırısını organize etmekten sorumlu tutuldu. Bu eylem canlı bomba eylemlerinin ilki olarak kabul edilmektedir. Kuveyt'teki ABD ve Fransa elçiliklerinin bombalanması olayı gibi Batı ülkeleriyle aralarında soğuk rüzgarlar esen dönemler hariç daima, özellikle de Londra ile ilişkilerini iyi tuttu.



Lübnan'daki Şii Emel Örgütü'nün en büyük destekçisi yine Maliki'ye bağlı milislerdi. Liderlerinden olduğu "Uşşak-el Huseyn" isimli Şii milis gücü sayesinde, Lübnan iç savaşında Hristiyan Falanjistlerle birlikte, Şii Emel Örgütü'nün kıskacındaki Filistinli mültecilere karşı savaştı. Çok sayıda adam kaçırma, işkence, bombalı eylemle adını duyurdu. Nuri Maliki böylece hem İran'ın hem de Şii liderlerin nezdinde itibarlı bir konuma çıkmayı başardı. Dava Partisi'nin ruhani lideri Muhammed Bakır es-Sadr idi. Irak Şiasının diğer örgütlerine göre, Batı ile daha önce tanışmış, Saddam'ın zayıflama sürecinde özellikle de Körfez Savaşı sonrasında güçlü destek almış olan Dava Partisi'nin Sadr Hareketi ile bağlantısı Bakır es-Sadr idi. Bu ilişki hareketin başına Mukteda Sadr'ın geçmesiyle birlikte daha da güçlenmişti. Dava Partisi'nin hatırı sayılır silahlı milis gücü Mehdi Ordusu'na dayanmaktadır.

Ayetullah Sadık es Sadr'ın oğlu ve Bakır es Sadr'ın damadı olan Mukteda Sadr genç yaşına rağmen Irak'ta kıvrak siyaseti ile kendinden söz ettirdi. Necef'te ABD ordusuna karşı direniş verdiği görüntüsünü Sistani'nin araya girmesiyle bitiren Sadr böylece ABD destekli hükümetten 6 bakanlık koparmayı başarmıştı. Onun Fars kurnazlığının tüm boyutlarını bünyesinde toplayan siyaseti tam anlamıyla doktora konusudur. Bir yandan ABD karşıtı söylemlere, diğer yanda ABD destekli parlamentonun kilit aktörü olmayı başarmak; bir yanda Maliki'nin ordusuna kafa tutan görüntü verirken, diğer yanda Dava partisinin vurucu gücü olmak nasıl bir siyaset ile izah edilebilir?

Fakat onun en önemli başarısı şüphesiz tüm Irak kentlerinde korku salan Mehdi Ordusu'nu kurmasıdır. Bu milis gücü Bedir Tugaylarının aksine Irak Ordusu'na katılmayacak, ABD karşısında "dizginlenemeyen yaramaz çocuk" rolünü başarı ile oynayarak Şiilerin Irak siyasetindeki nüfuzunu arttırmasının bir aracı olacaktı. Sünni halkın üzerine ise acımasız bir karabasan gibi çökecek, direnişin belinin kırılması için insani-vicdani hiçbir şey gözetmeyen bir terör şebekesi olarak görev yapacaktı. Böylece Sünni direniş yok edilirken, savaş ahlakı ve hukukuna dayanmayan her hareket Irak'ın resmi güçleri dışında hareket eden bir örgüt tarafından yapılmış olacaktı. Hatta 2008 yılında olduğu gibi, cinayet ve katliamlar artık dünya kamuoyunun tepkisini çeken bir noktaya ulaştığında "milislerin arasına karışmış ABD ajanları ve El Kaide unsurları" yalanı daima bir kurtarıcı olarak bir kenarda tutulacaktı.

Mehdi Ordusu

ABD ve işbirlikçisi İran destekli Şii yönetimin payandası durumundaki Mehdi Ordusu'na ve Mukteda Sadr'a özel bir yer vermemiz gerekir. Çünkü Sadr daima İslam dünyasında "anti-emperyalist" kisvesi altında ABD karşıtlığı yaparken, ABD'nin gerçekte en önemli müttefiki olduğunu daima örtebildi. Saddam Hüseyin darağacında can verirken dahi karşısındaki küçük cellat kitlesi "Mukteda!" diye slogan atıyordu. İşte Irak siyasetinin en ilginç kişiliği..

İşgalinin 5. yılında, 2008 yılında Irak, yeni bir gerilime daha şahit oldu. Şii nüfusun yoğun olarak yaşadığı Basra ve genel olarak Güney Irak'ta Mukteda Sadr'a bağlı Mehdi Ordusu ile Irak Hükümetine bağlı ordu-polis kuvvetleri arasında şiddetli çatışmalar yaşandı.Basra şehrinde başlayarak, Hile, Kut ve Sadr City gibi Irak'ın diğer şii şehirlerine sıçrayan çatışmalarda 200'den fazla kişi yaşamını yitirdi. ABD ordusunun havadan verdiği destekle Mehdi Ordusunun üzerine giden Başbakan Nuri el-Maliki, operasyonların "tüm milis kuvvetler" etkisiz hale getirilinceye kadar devam edeceğini söyleyerek, giriştikleri bu işte ne kadar kararlı olduğunu vurguluyordu.

Maliki, Basra'da süresiz sokağa çıkma yasağı ilan etti. Diğer şehirlerle Basra'nın ilişkisini keserek, militanların şehre sızmalarını önlemeye gayret etti. Mukteda Sadr'ın kendi memleketi olan Sadr City'de dört günde, Iraklı yetkililerin verdiği bilgiye göre 87 kişi öldü ve 500'den fazla kişi yaralandı. Peki ne oldu da, Irak parlamentosunda milletvekilleri olan, hatta bakan düzeyinde hükümette yer alan Sadr hareketi, hükümetle bu şekilde karşı karşıya geldi?

Aslında bu sorunun cevabını bulabilmek için, Mukteda Sadr'ın 2003-2008 yılları içerisinde ortaya koyduğu tavırlara bakmamız gerekiyor. ABD işgaline karşı açıkça tavır alan Sadr, bir süre işgal kuvvetlerine karşı direnmiş, ancak daha sonra kendi ifadesiyle "siyasi mücadele" kararı alarak, silahlı mücadeleye ara vermişti. Sadr'ın en önemli direnişi, Necef şehrinde İmam Ali türbesi etrafında ABD kuvvetlerine karşı verdiği direnişti. Birkaç gün devam eden bu direnişte Sadr taraftarları türbeyi terk etmemişlerdi. Irak'ın en büyük şii merci olan Ayetullah Sistani'nin, Necef'e gelerek Sadr'ı ikna etmesi üzerine, direniş bitirilmişti. Mukteda Sadr, türbeden ayrılırken, medya mensuplarına kendisi ve hareketinin "merce-i taklide ittiba ettiklerini" söylemişti. Bu olaydan kısa bir süre sonra Sadr, Şii ittifakı içerisinde ciddi bir mevzi elde ederken, aynı zamanda 6 bakanlıkla hükümette temsil edilmeye başlamıştı.

Sadr hareketinin siyasi çizgisinde, strateji ve manevra kabiliyetinin ne olacağı konusunda ipuçları aslında burada verilmişti. Sadr elde ettiği bu siyasi başarıyı, milis kuvvetlerinin gücünden geldiğini anladığı için, silahlı mücadeleyi "uzun süreli ateşkes" kararıyla bırakırken, kendi milis kuvvetlerini asla tasfiye etmedi. Siyasi nüfuzunu ise, hükümet üzerinde sürekli olarak şantaja dönüştürmeyi bildi. Öyle ki, kimi zaman anayasa görüşmelerini boykot ederek, kimi zaman da "hükümetten çekilme" ve meclis oturumlarını terk etme gibi tehditlerle, zaten oldukça zayıf durumdaki Irak Hükümeti'ni güç durumda bırakıyordu.
Mehdi Ordusu, Bedir Tugaylarına kıyasla çok daha az örgütlü bir yapıya sahip. Ayrıca, ciddi bir düzeni de yoktu. Fakat, dağınık ve etkili bir görünüm sunuyordu. Mukteda Sadr, hem Caferi'nin hem de dönemin Başbakanı Nuri Maliki'nin tüm çağrılarına karşın, Mehdi Ordusunu tasfiye ederek, Irak Ordusu bünyesine dahil etmedi. Çünkü, işgal altındaki Irak topraklarında arkasında silahlı gücü bulunan tüm yapılar, siyasi alanda ciddi mevzi kazanıyorlar. Barzani ve işgal kuvvetlerini açıkça hedef almaktan geri durmayan, ancak Irak topraklarında etkinliğini sürekli muhafaza edebilen Adnan ed-Duleymi gibi.
Bu yönüyle değerlendirildiğinde, Sadr'ın "siyasi mücadele imkanlarını" sonuna kadar ve başarıyla kullandığı söylenebilir. Ancak, tüm bunlara karşı Sadr'ın şii nüfus üzerindeki etkisi Sistani ya da el-Hekim'le mukayese edilemez. Sadr, Necef ve Sadr City gibi bazı şehirlerde nüfuz sahibi iken, Kerbela ve özellikle Bağdat ve Musul'dan sonra Irak'ın en önemli şehri konumundaki Basra'da önemli bir etkinliğe sahip değil.


Sadr bir yandan Şii yönetimle savaşıyor görünürken, kendi basın ofisinden yapılan açıklamalarda, ordu ve polis kuvvetlerinin kendileriyle değil, çeşitli suç örgütleriyle çatıştığı vurgulanıyordu. Hatta, aralarında bir gerilim olmadığını ispat etmek için Sadr yandaşları Kerkük'te, polise çiçek dağıttılar. Dünya medyasında kafa karışıklığına yol açan bu birbirine tezat gibi görünen durumlar, aslında Sadr hareketini kısa bir süre takip eden kişiler için garip karşılanmayacaktır. Mukteda Sadr, alanda silahlı güçleriyle hesaplaşırken, masada farklı bir imaj çizmektedir. Bu onun siyasi mücadele biçimi haline gelmiş durumdadır.
Bununla Sadr, ileride önüne konulabilecek anlaşma masasını da, gözden çıkarmak istemediğini ifade etmektedir. Bir süre sonra, bir arabulucu gayretiyle hükümetle pazarlık masasına oturduğunda, çatışmaları kendisinin değil, ya kendisinden ayrılan başıbozuk militanların ve suç örgütlerinin kışkırttığını ifade etmiştir.

Irak Savaşı Türkiye'deki İrancıların İkiyüzlülüğünü Ortaya Çıkardı

En az Mukteda Sadr'ın siyasi çizgisindeki bulanıklık kadar anlaşılmaz olan bir diğer durum ise, kimi İslami çevrelerin tutumudur. Irak'taki Sünni direnişçiler, Irak ordusu ve polisinin ABD işbirlikçisi olduğunu söyleyerek, namlularını onlara da çevirdiklerinde, Irak Hükümetinin seçimle işbaşına gelmiş, meşru bir hükümet olduğunu söyleyenler, Sadr'ın aynı kurumlara karşı çevirdiği namluları övüyor, Irak hükümeti ve silahlı güçlerinin meşruiyetini sorguluyorlardı. Bahse konu olan bu çevreler, tıpkı yaşadıkları kafa karışıklıkları gibi yaklaşımlarında bütünlük de arz etmiyorlardı.

İşgale karşı direnenleri, meşru hükümetin karşısındaki isyankar ve terörist olarak tanımlayan ve Irak'ta bir direnişten söz edilemeyeceği iddiasında birleşenler, kimi zaman Mehdi Ordusuna yaklaşımlarında da farklılık gösterebildiler. Mukteda Sadr'ı ve milis kuvvetlerini bir çırpıda harcayamayacağını anladıklarında, yaşanan çatışmaların aslında Mehdi Ordusu ve hükümet arasında olmadığını, aslında Sadr'ın birikimsiz ve ehliyetsiz olduğu ya da Sadr'ın silahlı birimleri üzerindeki otoritesini yitirdiği gibi birbirinden farklı siyasi tahlilleri aynı metinde peş peşe sıralayabiliyorlardı.

Şii Liderlerin Hazin Sonu

Şiilerin laiklik yanlısı kanatları da ABD işgaliyle oluşturulan yeni Irak yönetiminde yer almayı başardılar. Sıkı bir ABD dostu olan Ahmet Çelebi başında bulunduğu Irak Ulusal Kongresi isimli oluşum sayesinde işgale kadar üç yıl içerisinde 33 milyon dolarlık Amerikan yardımını almıştı. Çelebi yeni yönetimde bakanlık, geçici hükümet başkanlığı gibi görevlerle taltif edildi. Ürdün'de 167 milyon doları zimmetine geçirdiği için gıyabında 22 yıl hapis cezası verilen Çelebi gibi bir başka yıldızı parlayan Şii lider Iyad Allavi'dir. İngiliz vatandaşı olan Allavi, ABD'nin kurduğu geçici hükümetin ilk başbakanı olarak görev yaptı. Laik bir siyaset taraftarı olması sebebiyle 2010 seçimlerinde Sünnilerin bir kısmının "fanatik bir Şii olacağına laik olsun, belki daha az zulmeder" diyerek oy verdiği Allavi 2014'te Irak parlamentosunda 91 milletvekili ile temsil ediliyordu.

2002'deki Londra Konferansı sonrası yıldızı parlayan iki Şii lideri ise hazin bir son bekliyordu. El Hekim ailesinin büyüğü ve IİDYK Başkanı Şiilerin taklit mercii olan M. Bakır el Hekim 2003'te Irak'a işgal sonrası yeni döndüğü sırada bombalı bir saldırıda öldü. Yerine konferansa örgütü temsilen katılan kardeşi Abdülaziz el Hekim getirildi. Abdülaziz el Hekim'de kansere yakalanarak 2009'da Tahran'da öldü. Irak Şiası içerisinde Konferansa katıldıktan sonra iyi bir göreve geleceğine kesin gözüyle bakılan El Hoyi'nin akibeti ise en tartışmalı olanıdır. Irak'taki en büyük Şii otorite olarak kabul edilen El Hoyi'nin 41 yaşındaki oğlu Abdülmecid el Hoyi, on binlerce taraftarının gözleri önünde Irak'a henüz yeni ayak basmışken bıçaklanarak öldürüldü. Böylece Şii aktörlerin en güçlülerinden birisi daha sahneye yeni çıkmışken bertaraf edildi. Bu suikasttan Saddam yanlıları ya da El Kaide sorumlu tutulsa da, daha savaşın ilk haftalarında gerçekleştiği için gözler daima diğer Şii gruplara özellikle de Mukteda Sadr'a çevrildi.

Şii Örgütler Irak Yönetiminde

Irak'ın işgal edilmesiyle birlikte tüm bu Şii grup, örgüt, parti ve kanaat önderleri ABD Ordusunun tanklarının içinde Bağdat'a üşüşen "embedded" gazeteciler gibi yeni yönetimden pay kapma yarışına girdiler. Irak Ordusu ağır kayıplar verdikten sonra bir teslimiyet anlaşması imzalamadı. Ordu terhis de edilmedi. Ülkenin liderinin ve lider kadrosunun işgal güçleri tarafından yakalanıp, düzmece bir mahkeme kararı ile idam edilmesiyle birlikte Irak'ın fiilen teslim olduğuna kanaat getirildi ve ABD tarafından Geçici Yönetim adıyla 2002 Londra Konferansında boy gösteren kişilere bir hükümet kurduruldu. İşte Irak'ta Arabı, Türkmeni ve Kürdüyle Sünni halkın yaşadığı katliam dolu günler böylece başladı.

Şiiler ve laik Kürt gruplar işgalin hemen ardından ABD'nin oluşturduğu çekip çevirdiği Irak siyasetinde boy göstermeye başladılar. Oysa ki, Sünni Arap, Kürt ve Türkmenler'den oluşan ve Irak Halkının yarısından fazlasını teşkil eden işgal karşıtları Irak siyasetinin dışında kaldılar. İşgalcilerin güdümündeki bir parlamentoda yer almak istemediler. Direniş örgütleri siyasete katılmak isteyen ve işgali meşrulaştıran tüm sünnilere karşı öldürmek de dahil çeşitli yaptırımlarda bulundular. Buna rağmen Tarık Haşimi gibi bazı sünni liderler Irak Cumhurbaşkanlığı Yardımcılığına kadar yükseldiler. Fakat akıbetleri hep hüsran oldu.

ABD Gölgesinde Siyaset

2010 yılına kadar Irak seçimlerine iştirak etmeyen Sünnilerin bir kısmı, o yıl laik bir şii olan İyad Allavi'nin liderliğindeki partiyi destekledi. İran güdümündeki Şii yönetimin zulmünden ancak böyle kurtulanabileceğini düşündüler. Seçimlerin sonunda, İyad Allavi liderliğindeki “Iraklılar Listesi” ipi göğüsledi. 91 sandalye kazanarak seçimlerin galibi olan Allavi, işgal sonrası Irak siyasetinin yakından tanıdığı bir isimdi. ABD’nin Irak’taki işgal güçleri kendisini, Saddam Hüseyin’in devrilmesinden sonra oluşturulan geçici yönetim başına getirmişti. 28 Mayıs 2004 ve 7 Nisan 2005 tarihleri arsında Irak’ı seçimlere götürecek geçici yönetimin başına getirilen İyad Allavi, Bağdat doğumlu Şii bir siyasetçi. İngiliz vatandaşı olan Allavi, Körfez Savaşı öncesine kadar Baas Partisi üyesiydi, neredeyse tüm Iraklılar gibi.

Allavi’nin, başbakanlığı 2005 seçimlerinden sonra devrettiği İbrahim Caferi, Baas muhalifi Dava Partisi’nin sözcüsü olarak, Saddam Hüseyin’e karşı muhalefetini yıllarca İran’da sürdürdükten sonra Londra’ya yerleşmişti. 1989 yılından Irak’ın işgal edildiği 2003 yılına kadar İngiltere’de yaşayan Caferi, bu yıllar arasında muhalefetini Londra merkezli olarak yürüttü. İşgalin ardından ülkesine döndüğünde ise ABD tarafından oluşturulan Geçici Yönetimin Devlet Başkanı olarak atadığı Gazi el Yaver’in iki yardımcısından birisi oldu.

Irak Şiilerinin önemli bir kısmının merce-i taklid olarak kabul ettiği Ayetullah Sistani’nin desteğiyle, başkanlığını Ammar el-Hekim’in babasının yaptığı Irak İslam Devrimi Konseyi, Dava Partisi ve Mukteda Sadr’ın oluşturduğu Şii ittifakın adayı olarak 2005’te seçimlere girdi. Seçimler sonunda başbakan oldu. Fakat ülkede asayişi yeterince sağlayamayınca gözden düştü ve koltuğunu 2006 yılında Şii ittifakın diğer önemli ismi, aynı zamanda Dava Partisi’nin de diğer önemli bir ismi olan Nuri el-Maliki’ye bıraktı. Şii partilerin içerisinde şüphesiz en önemlisi durumunda olan Irak İslam Devrimi Konseyi (IİDK)’dir. Özellikle Güney Irak’ın pek çok önemli kentinde tartışmasız bir hâkimiyeti olan parti yıllarca Saddam karşıtı muhalefetin öncü gücü ve İran’da Bedir Tugayları ismiyle hatırı sayılır bir silahlı kuvvete sahip olmuştu. Bu silahlı grup daha sonra Irak İçişleri Bakanlığı’nı elinde tutan Şii ittifakın da yönlendirmesiyle Irak polisinin ve işgal sonrası tamamen lağvedilen Irak ordusunun yeniden oluşturulması sırasında yeni Irak ordusunun başat kuvvetine dönüşecekti. Kardeşinin öldürülmesi üzerine IİDK’nin başına geçen Abdülaziz el-Hekim de tıpkı diğer Şii liderler gibi ABD’nin Geçici Yönetim Konseyi içerisinde bulunmuş ve oluşturulan hükümette iki bakanlıkla temsil edilmişti.

ABD Başkanı Obama ve Irak Başbakanı İbadi

Bağdat merkez olmak üzere Orta ve Güney Irak’ta varlık gösteren Hükümet, -çünkü hükümetin nüfuzu Kürdistan’da yok- görüldüğü gibi Şii ittifakın irili ufaklı partilerinin koalisyonu şeklinde tezahür etmişti. Bu durumun oluşmasında Sünni Arap seçmenin 2005 seçimlerini büyük ölçüde boykot etmiş olması elbette etkilidir. Sünniler bu boykotun ülkede etnik ve mezhebi bölünmeyi tırmandırdığını acı bir tecrübeyle yaşadıktan sonra 2010 seçimlerine iştirak etmeye karar verdiler. Bu seçim sonuçlarını iyi okuyabilmek için aslında Sünni bölgelerdeki katılımın oranına da bakmak gerekir.

Çünkü işgale karşı direnen silahlı grupların tamamı, daha önce olduğu gibi bu seçimlerin de boykot edilmesini çeşitli bildirilerle duyurmuşlardı. Elbette seçimleri boykot çağrısına sadece Sünniler icabet edebilirdi. Bu çağrı direnişçilerin muhatabı olmayan Şiileri ilgilendirmiyordu. Nitekim direnişin en önemli eyaletlerinden birisi durumundaki el-Anbar’da seçimlere katılım oranı yüzde 40’larda kaldı. Buna rağmen, Tarık Haşimi gibi eski Hizb-i İslami lideri Sünni bir siyasetçinin ve çoğunluğu Şii olan Türkmen Cephesi’nin de desteğini alan Allavi ipi göğüsledi.

Geçici Yönetimin teşekkülünden bu yana Irak siyasetinde etkin olan Şii ittifak ilk defa bu denli yara alıyordu. IİDK’nın karargâhı sayılan Basra’da aldığı hezimet bunun tipik bir göstergesi. Allavi’nin Şii kökenli olması ise Sünni Arapların ona oy vermesini engellemedi. Irak siyasetinden taifeciliği sileceğini söyleyen Allavi, Sünni bölgelerindeki oyları silip süpürdü.

ABD için de bu durum şok etkisi yaratmıştır. Ülkede bölünme siyaseti uygulayarak, 1991 yılından bu yana 32. ve 36. paralel gibi coğrafi bölünmeyi fiilen uygulayan, işgalden sonra ise Kürt, Sünni Arap, Şii Arap denkleminde Irak’ı temelde üçe bölmeyi hedefleyen ABD, seçimlerin sonucundan fazlasıyla etkilendi. Mezhepler ve etnik kimlikler arasındaki ihtilafları körükleyerek varlığını devam ettirmeye gayret eden işgal güçleri için bu seçim sonuçları büyük anlamlar ifade ediyordu.

Irak halkı, artık etnik ve mezhebî temelli siyasetin ülkeye kan ve gözyaşından başka bir şey getirmediğini açık olarak görmüştür. Bu sebeple, seçimleri kimin kazandığından çok, kimin ya da neyin kaybettiği daha önemlidir. Seçimleri taifecilik kaybetmiştir. Irak halkı ABD’nin bu ümmete yaşattığı Ebu Gureyb faciasının bir benzerinin İçişleri Bakanlığı’nın zindanlarında yaşanmış olmasının, 5 milyona yakın kişinin mülteci durumuna düşmesinin –bu mültecilerin yarısına yakını ülkedeki mezhepçi ayrışma sebebiyle ülke içinde yer değiştirmek zorunda kalanlardır- Filistinlilerin Suriye sınırına sürülmesinin faturasını Maliki’ye kesmiştir.

Allavi’nin laik kimliğine atıf yaparak, karşısına İslamcı olarak Hekim-Maliki-Sadr koalisyonunu oturtan kişilerin yaptıkları tahlilde ise manipülatif bir dil göze çarpmaktadır. Adeta seçimleri laik-İslamcı denklemine oturtarak, Sünni Arapları ve Şii Türkmenleri laiklik yanlısı, diğerlerini ise İslamcı olarak göstermeye çalışmaktadırlar. Şimdi sormak lazım: Allavi bu kadar İslam karşıtı ve işgal taraftarı laik birisiydi de işgalin ilk yıllarında kurulan yönetimin başındayken neden yukarıda “İslamcı” olarak tavsif edilen kişi ve partiler yanında bulundular. Allavi, işgalcilerle birlikte direnişin kalesi Felluce’yi yerle bir ederken onun laik olduğunu bilmiyorduk. Fosfor bombalarının oluşturduğu bulut, sanırım Geçici Yönetimin başkan yardımcısı olan Caferi’nin ya da yönetimin diğer destekçisi el-Hekim’in bu katliamı görmesine engel olmuştu.

Allavi’nin Şii kökenli ama laik olduğuna vurgu yapanlar, “Iraklı Sünnilerin artık bu taifecilik bitsin de, isterse başımızdaki Şii olsun!” dediklerini anlamak istemiyorlardı. Eğer Allavi’nin diğer Şii muarızları “İslamcı” iseler, durum bizim açımızdan daha da vahim. Demek ki, İslamcılık bir halkın derdine derman olacak yerde, mezhepçiliği, fitneciliği körüklüyor. Ve bu durumdan hâkim mezhebin mensupları -Şiiler- dahi bezmiş durumdaydı.

Seçim sonuçlarından sonra herkes, Allavi'nin hükümeti kurmasını beklerken, İran destekli Dava Partisinin lideri Maliki koltuğunu bırakmadı. İran'ın çabaları sonucu yeniden Başbakan seçildi. Böylece ülke Sünniler için tam anlamıyla bir cehenneme döndü. Musul, Ramadi, Diyala, Felluce ve Tikrit gibi sünni şehirlerde başlayan gösteriler bir süre sonra ayaklanmaya dönüştü. Bu ayaklanmanın neticesinde Irak Şam İslam Devleti Örgütü( DAİŞ) ile birlikte sünni aşiretler Musul'u ele geçirdi. Batı dünyasını şoke eden bu girişimin ne anlama geldiğini uzun bir süre anlayamadılar. Oysa ki, Irak'taki işgal ve direniş gerçeğine biraz dikkatle bakan herkes fotoğrafı doğru okuyabilirdi.

Sünni Şehirler Birer Birer Yokedildi

Irak Savaşı esnasında yüz binlerce insan yaşamını yitirdi. Şehirler yok oldu. Fakat işgal ordularının yerle bir ettiği tüm bölgeler Sünni halkın yaşadığı şehirlerdi. Felluce ve Ramadi başta olmak üzere Anbar Eyaletine bağlı şehirler, Musul'dan başlayıp Tikrit'e ve İran sınırındaki Diyala'ya uzanan tüm Sünni şehirler yerle bir edildi. Su pompa istasyonları, elektrik santralleri, kanalizasyonlar tamamen tahrip edildi. Salgın hastalıklar, çocuk ölümleri, sakat doğumlar baş gösterdi. Oysa koalisyon güçleriyle birlikte Irak'ı işgal eden Barzani ve Talabani'nin hakim olduğu şehirler Süleymaniye, Duhok, Erbil; Şii grupların hakim olduğu Necef ve Kerbela hiç bir şekilde hava saldırısına maruz kalmadılar. Hatta, Kuzey Irak kentleri ticaret ve petrol gelirleri sebebiyle işgal süresince en müreffeh günlerini yaşadılar ve yaşıyorlar.

ABD öncülüğündeki koalisyon güçleri Irak'tan 2011'de çekildiler. Fakat işgal asla son bulmadı. Çünkü Irak'ı işgal eden temel unsur olan İran destekli şii gruplar nüfuzlarını daima devam ettirdiler. Sünni halkın yaşadığı sıkıntı ve toplu katliama varan hadiseler, Musul'un Sünni devrimcilerin eline geçmesiyle birlikte artık yeni yeni konuşuluyor. Kürdistan'da özerk bir yönetim 1970'lerde Saddam ile Talabani ve Barzani arasında sağlanmıştı. Kürtler 1991'den sonra Irak Ordusu'nun Kuzey Irak'taki faaliyetlerinin sınırlandırılmasıyla birlikte zaten giderek daha fazla ayakları üzerinde durmuşlar ve Irak'ın merkezi idaresinden uzaklaşmışlardı. Fakat Şiiler için aynı şeyi söyleyebilmek mümkün değildi.

İran-Irak savaşı esnasında İran adına kendi ülkelerine karşı her türlü askeri ve casusluk faaliyetini yapan Şii örgütler ABD işgali sayesinde iktidara gelmişlerdi. Öyle ki, Bağdat gibi Abbasiler döneminde bir "hilafet yurdu" olarak tasarlanan ve tarih boyunca Sünni hilafetin kalesi olan bir başkent ilk defa Şiilerin yönetimine veriliyordu. Şii iktidar, işgalcilere karşı ve doğal olarak kendi iktidarına karşı direnen Sünni direnişçileri acımasızca ezmeye başladı. Felluce havadan ABD tarafından vurulurken, Şii milis güçler, Bedir Tugayları ve Mehdi Ordusu şehri yağmalıyordu. Yeni iktidar, Saddam tarafından himaye edilmiş Filistinli mültecilere karşı da son derece acımasız davrandı. Binlerce Filistinli Suriye sınırındaki çöllere sürüldü. Suriye'nin de kabul etmediği Filistinliler sınırda kamplarda yaşam mücadelesi verdiler. Şii yönetim bununla da yetinmedi; Bağdat'ta Sünnilerin yaşadığı ve İmam-ı Azam Ebu Hanife'nin külliyesinin bulunduğu Azamiye'nin etrafını yüksek duvarlarla çevrildi. 7 milyon nüfuslu Bağdat'ta, Sünni halka yönelik "mezhebi" temizlik yapıldı ve Sünnilerin nüfusu bir kaç yüz bine kadar düştü. Bugün Irak'ın Sünni bölgeleri ile Şii bölgeleri arasında tam bir uçurum bulunmaktadır. 1970'li yıllarda terör örgütü üyeleri olarak bilinen Şii milis güçlerinin önder kadroları 2003'den itibaren Irak'ın başında bulunmaktadırlar. Dünya ise akıl almaz bir şekilde bu savaşın ABD'nin çekilmesine rağmen neden bitmediğini sormaktadır.

Irak'taki savaş ABD askerlerinde büyük bir moral çöküntüye sebebiyet verdi. Savaşın bilançosu 20 binden fazla ölü ve 300 bine yaklaşan yaralı askerdi. ABD öncülüğündeki kuvvetler birkaç gün içerisinde girdikleri Bağdat'tan böylesi bir zayiat ile ancak 2011 yılında arkalarında 2 trilyon dolara yaklaşan bir kayıpla çıkabildiler.

Fakat Irak'ta yaşanan savaş nihayete ermedi. Suriye iç savaşı ile birlikte bölgesel bir karakter kazandı. Irak'taki savaş şüphesiz Sünnilerin yeniden Irak yönetiminde halkın onurunu muhafaza edecek bir şekilde yerlerini almasıyla sağlanabilecektir. Ne yazık ki, ümmetin gözbebeği gibi sevdiği şehir Bağdat hala hüzünlü. ABD ile ittifak içindeki İran, Şii terör örgütleri ve DAİŞ başta olmak üzere çapulcuların işgali ağır bir şekilde sürüyor.

* Varoluş Savaşımız kitabının, "Medeniyetlerin Kalbi: Irak" bölümünden alıntıdır.







 
Türkiye meydanlarda
15 Temmuz'un birinci yıldönümünde 81 ilde çeşitli etkinlikler düzenlendi.Kanlı darbe girişimi sırasında hayatını kaybeden 249 kişi için anma törenleri düzenlendi, 15 Temmuz koşuları gerçekleştirildi ve binlerce vatandaş meydanlara akın ederek nöbet tuttu.

En Çok Okunanlar