Seçim Sonuçları 2019 | Özel Haber | Detay Haber | | Künye | XML Sitemap |

Press Medya

Press Medya Haber Portalı

Son Dakika

Michael Rühle
Michael Rühle


Cihatçı Terörizmin Nükleer Boyutu
Michael Rühle
22/03/2008, 09:51


Cihatçı Terörizmin Nükleer Boyutu

 

Düşünülenin aksine Batı toplumlarının karşı karşıya olduğu cihatçı terörizm hala marjinaldir. Terörist eylemlerden kaynaklanan ölü ve yaralı sayısı oldukça düşüktür ve bu eylemlerin neden olduğu ekonomik hasar veya dolayısıyla güvenlik çalışmalarına ayrılan bütçenin artması da ulusal ekonomilerin henüz kolaylıkla kaldırabileceği boyuttadır.

Cihatçılığın ideolojik boyutu bugün de her zamanki kadar zayıftır ve İslam dünyasının büyük bir kısmında radikal İslam hiç kabul görmemektedir. Batı toplumlarında cihatçı terörizm korku yaratabilir ve yaşamı ciddi biçimde etkileyebilir. Ancak Londra’da araba bombaları, Irak’ta intihar saldırıları, ve Afganistan’da NATO kuvvetleri ile Taliban arasındaki çatışmalarla ilgili kaygı verici haberlere rağmen, cihatçı teröristler henüz bir zafer kazanacak durumda değillerdir.

Ancak eğer cihatçı terörizm “nükleerleşme” seçeneğine ağırlık verirse bu durum büyük ölçüde değişir.

New York’taki Times Square’de patlayacak 10 kilo tonluk bir bomba 500 metre çapındaki alanın içindeki tüm binaları yıkabilir. Yangın, enkaz ve uzun vadeli radyasyon etkileri ölü sayısını bir milyonun üstüne rahatça çıkarabilir. Bu tür bir eylemin ekonomik ve daha da önemlisi psikolojik etkisi, 11 Eylül’den veya onu takiben Washington’u felce uğratan Antrax mektuplarının etkisinden çok daha büyük olur. Nükleer bir 11 Eylül bir taraftan Batı toplumlarının moralini bozarken diğer taraftan da dünyanın her tarafındaki cihatçıların moralini yükseltir.

Bu senaryo ne derece gerçekçidir? Çeşitli terör gruplarının bir süredir nükleer malzeme ve know-how edinmeye çalıştıkları belgelenmiştir; ancak teröristlerin bir nükleer aygıt edinmeleri veya hatta imal etmeleri imkan dahilinde midir?

Bir diğer önemli soru da nükleer bir 11 Eylül vakasının masum insanların öldürülmesini yasaklayan İslam ile nasıl bağdaşacağıdır.

Son olarak, bazı teröristlerin nükleer saldırı amaçlamalarına rağmen böyle bir saldırı neden henüz olmamıştır?

Bombanın Peşinde

Nükleer terörizmin birkaç yüzü olabilir. En basit seçenek nüfusun yoğun olduğu bölgelere radyoaktif madde salınmasıdır.

1987’de Brezilya’nın Goiania kenti yakınlarında çöplükte hurda metal toplayan kişiler terkedilmiş bir radyoloji hastanesine girdiler ve orada buldukları içinde yüksek oranda radyoaktif sezyum bulunan bir kutuyu dışarı çıkardılar. Olayı takip eden haftalarda birçok insan öldü, çok sayıda insan ciddi sağlık sorunları yaşadı ve nükleer kirliliğe maruz kalan birçok binanın yıkılması gerekti.

Goiania olayı bir terörist eylemi değil, bir kazaydı. Ancak bu olay teröristlerin elinde radyoaktif madde bulunduğu takdirde neler olabileceğini açıkça göstermektedir. Hastanelerde, enerji santrallerinde bu tür malzeme kaybının büyük miktarlarda olması nedeniyle bazı uzmanlar bazı terör örgütlerinin elinde bu tür bir saldırı düzenleyecek malzemenin zaten bulunduğuna inanmaktalar.

Diğer bir olasılık da bir nükleer enerji santralına saldırıda bulunmak olabilir. 1972’de ABD’de bir yolcu uçağını kaçıranların uçağı Tennessee’deki bir nükleer reaktörün üstüne düşürme tehdidinden beri bu senaryo inanılırlık kazanmıştır. 11 Eylül de bu riskin altını bir kez daha çizmiştir.

Bir başka senaryo da radyolojik “kirli bomba” Kullanılmasıdır. Kirli bomba parçalanamayan ama yüksek derecede radyoaktif nitelikli madde ile TNT gibi konvansiyonel bir patlayıcının karışımını içerir. Bu bombanın patlaması radyoaktif maddeleri etrafa yayarak nispeten daha az sayıda can kaybına yol açar, fakat çok daha geniş bir alanı kirletir. Böyle bir bomba büyük bir şehirde patlarsa radyasyonun uzun vadeli etkileri şehrin çok büyük bir kısmını yaşanmaz hale getirir, ve muazzam ekonomik kayıplara yol açar. Bu nedenle radyolojik bombaya “kitle imha silahı” yerine “yaşamı sekteye uğratan silah” terimi kullanılmaktadır.

Bu tür bir aygıtın tasarımı büyük bir sorun değildir. Mart 2002’de Amerikan makamları El Kaide için bu tür tasarımlar üzerinde çalıştığından şüphelenilen bir kişiyi yakaladılar. Kasım 2007’de Slovak makamları radyolojik bir bombada kullanılabilecek derecede zenginleştirilmiş uranyum tozu ele geçirdiler.

Tüm bunlardan dolayı birçok uzman “nükleer cihat” amacı taşıyanlar için en kolay ulaşılabilir seçeneğin “kirli bomba” olduğu kanısında.

Ya “Gerçek” Nükleer Bomba?

Internette bulunabilen planları kullanarak nükleer aygıt yapmaktan bahseden sansasyonel makaleler tamamen yanlışlarla dolu. Bugüne kadar bir nükleer aygıt yapma yeteneğinin devletlerde olduğu düşünülüyordu. Devlet dışı aktörler ne kadar paraları olursa olsun gereken ayrıntılı teknik altyapıya sahip olamazlar. Bu nedenle El Kaide birçok deneyimli nükleer fizikçiyi kadrolarına almış olsa da bir fisyon bombası yapabileceği şüphelidir.

Teröristler çalışır durumda bir silah elde edebilseler bile bunun güvenli komuta kontrol özelliklerinin de üstesinden gelebilmeleri gerekir. Ayrıca El Kaide’nin kara borsadan nükleer malzeme edinme gayretlerinin boşa çıkmasının nedeni örgütün nükleer konulardaki deneyimsizliği nedeniyle dolandırıcılar için kolay hedef olmasıdır.

Ancak eğer teröristler kendileri ile aynı görüşteki bir rejimden işlevsel bir nükleer silah edinebilirlerse bu sorunlar ortadan kalkar.

Bu senaryo birçok gözlemciye imkansız gibi görünebilir ancak tamamıyla göz ardı edilemez. Para sıkıntısı çeken Kuzey Kore nükleer kapasiteli füze satışının meşru bir gelir kaynağı olarak düşünebileceğini zaten üstü kapalı olarak ifade ima etmiştir.

Pakistanlı girişimci metalürji uzmanı A. Q. Khan’ın yürüttüğü ticari nükleer kaçakçılık ağı ile ilgili 2004 raporları, siyasi veya ideolojik sınırlamalardan etkilenmeyen gizli bir piyasanın varlığını ortaya koymuştu. Rapora göre Khan, Libya, Kuzey Kore, İran ve diğer müşterilerine çalışır durumdaki silahtan ziyade silah tasarımları ve parçaları sağlamıştır. Ancak gelecekte satıcılar daha da ileri gidebilirler.

Son olarak, Pakistan’da Talibanlaşması ve radikal dincilerin devleti ve nükleer cephaneliğini ele geçirmeleri olasılığıyla ilgili tartışmalar cihatçı nükleer güç korkusunu doğurmuştur.

Şiddeti Önleyen Engellerin Kalkması

El Kaide gibi terör örgütleri İslam adına çalıştıklarını iddia etmektedirler. İslam yetkili bir tefsir makamına sahip olmadığı için bilim adamlarının ve din adamlarının çok çeşitli—ve bazen de çelişkili—yorumlarına açıktır.

Bununla beraber Hıristiyanlığın “adil savaş” doktrini gibi, İslam da sivillere karşı hiçbir ayırım yapmadan saldırıya izin vermemektedir. Bu nedenle Usame bin Ladin’in birçok sözleri, örneğin 1988’de nükleer ve kimyasal silah edinmenin Müslümanlar için bir “dini görev” olduğu şeklindeki ifadeleri, İslam’ı tamamen kişisel amaçlarını haklı göstermek için kendine göre yorumlamasının örnekleridir.

Ancak bu tür göz boyayıcı yorumları tamamen göz ardı etmek de yanlış olur. Yıllardır bazı radikal din adamları İslam’ın ayırım yapmadan şiddet uygulamaya engel olan ahlaki ve yasal engellerini ortadan kaldırmak için dini yeniden yorumlamaktadırlar.

Bu konudaki ilk önemli adımlar 1980’lerde ABD’nin Lübnan’daki deniz kuvvetleri kışlasına yapılan intihar saldırısı ve Filistinli intihar bombacılarının artışı ile atılmıştır. İslam’ın intiharı onaylamamasına ve dolayısıyla intihar saldırılarına karşı olmasına rağmen birçok din adamı intihar bombacılarının aslında “şehit” olduklarını ve hatta Allah’ın emri ile hareket ettiklerini iddia etmeye başlamışlardır. Bu yoruma göre masum Müslümanları öldürmek bile kabul edilebilir, çünkü onlar da şehit sayılırlar.

Faillere yeni isimler vererek intihar saldırılarını göklere çıkarma etme eğilimi İsrail-Filistin çatışması kapsamının dışına çıkmıştır. Eğer İsrail Filistin’i işgal ettiği için masum İsraillilerin öldürülmesi kabul edilebilirse, o zaman Afganistan ve Irak’ta asker bulunduran ABD de bu tür misillemelere maruz kalabilir. Usame Bin Ladin’in 11 Eylül saldırılarını haklı göstermek için kullandığı mantık da buydu. Ayrıca Amerika’da Devlet Başkanı tüm Amerikalılar tarafından seçildiği için tüm Amerikan toplumu da hükümetlerinin günahlarından sorumlu tutulabilir.

11 Eylül’den sonra radikal din adamları bu mantığı daha da ileri götürdüler. Radikal bir Suudi bilim adamı 2003 tarihli “A Treatise on the Law of the Weapons of Mass Destruction Against Unbelievers” adlı çalışmasında Amerikalılar tahminen 10 milyon kadar Müslüman öldürdükleri için aynı sayıda Amerikalının kitle imha silahları kullanılarak dahi öldürülmesinin kabul edilebileceğini ifade ediyordu.

Böyle bir fetva kitle cinayetleri için etkili bir dini onay anlamına gelir. Bu şartlar altında bazı aşırı dindar fizikçiler de dahil olmak üzere bazı İslamcıların, Pakistan’ın nükleer silahlarının tüm Müslümanlara ait olduğuna dair verdikleri beyanlar yeni ve endişe verici bir önem kazanmaktadır.

Teröristlerin Nükleer Silah Kullanmaktan Kaçınma Nedenleri

Eğer El Kaide ve diğer terörist gruplar hala nükleer malzeme edinmek için büyük çabalar harcıyorlarsa, ve belirli kökten dinci İslami gruplar nükleer terörizm konusundaki dini gerekçeyi onaylıyorsa, neden hala böyle bir saldırı olmamıştır? Bunun çeşitli açıklamaları vardır.

En basit açıklama böyle bir saldırıyı düzenlemenin muazzam teknik zorlukları üzerinde odaklanır. Bu görüşe göre El Kaide böyle bir senaryoyu gerçekleştirecek teknik sorunların üstesinden gelememiştir. Bugün itibariyle hiçbir devlet El Kaide’ye çalışır durumda aygıtlar sağlamak bir tarafa, örgütün “nükleerleşmesi” için gereken ayrıntılı altyapıyı bile sağlamamıştır.

Bir başka görüşe göre böyle bir saldırıdan kaynaklanacak çok büyük sayıdaki can kaybı teröristlerin amaçlarına hizmet etmek yerine zayıflatacaktır. Bu görüşe göre bu çapta bir terör eylemi, ilke olarak terör eylemlerini onaylamakla beraber bir nükleer 11 Eylül’ün yaratacağı hasarı kınayacak olan birçok El Kaide taraftarını da gruptan uzaklaştıracaktır.

Üçüncü açıklama El Kaide’nin bazı çalışmalarının terörle mücadele çalışmaları nedeniyle kesintiye uğradığıdır. Nitekim 11 Eylül’den beri kitle imha silahlarını içeren birçok planlı saldırı bertaraf edilmiştir.

Ayrıca Afganistan’a yapılan uluslararası müdahale El Kaide’nin ana üssünü elinden almış ve yayılmasına yol açarak bir nükleer saldırının planlanmasını çok daha zorlaştırmıştır. İstihbarat konusunda işbirliği, konteynır güvenliğinin arttırılması, nükleer kaçakçılık ağlarının ortaya çıkarılması, eski Sovyetler Birliği’nden geriye kalan nükleer maddelerin toplanması, teröristlerin finans kaynaklarının kurutulması gibi hükümetlerce ve topluca alınan birçok önlem de teröristlerin bir nükleer saldırı düzenleyebilme yeteneklerini daha da azaltmıştır.

Bir diğer neden de caydırıcılık olabilir. İntihar teröristlerinin caydırılamayacağı konusu bir hayli konuşulmuşsa da, terörizme destek veren devletler misilleme tehdidine maruz kalabilirler. Terörist hücrelerinin eğitim faaliyetlerini sürdürmek ve operasyonlarını yönetmek için araziye ihtiyaçları olduğu için, onlara “ev sahipliği” yapan bir ülkeye yöneltilen bir tehdit, o ülkenin “misafirlerinin” ne gibi faaliyetlerine izin vereceğini etkiler.

Devlet ve devlet-dışı aktörler arasındaki bu bağlantı, Fransız, İngiliz ve Amerikalıların nükleer kuvvetlerin devletlerce desteklenen terörizmi caydırması konusundaki beyanatlarının özünü teşkil etmektedir. Bu tür beyanatlar geliştirilmiş “nükleer forensik” (yani bir saldırının izini sürerek kaynağını bulmak) ile bir araya gelince teröristlere sığınma sağlayan devletlere karşı caydırıcı bir rol oynayabilirler.

Şimdi Ne Gerekiyor?

Cihatçı teröristlerin nükleer ve radyolojik silahlar da dahil olmak üzere kitle imha silahları edinme konusundaki çabaları Batı toplumunun karşısındaki en önemli sorunlardan biridir. Teröristlerin nükleer bomba kullanma olasılığının çeşitli teknik engeller yüzünden pek fazla olmamasına, ve terörle mücadele ve nükleer silahların yayılmasını önleme konusundaki uluslararası işbirliğinin nükleer terörizm eylemlerini çok daha zor hale getirmiş olmasına rağmen, Batı toplumlarının radyolojik “kirli bomba” kullanımı konusunda hazırlıklı olmaları gerekir. Bunun için her şeyden önce belirli maddelerle ilgili kaçakçılık faaliyetlerini ortaya çıkarabilecek, bir saldırının sonuçlarının hafifletebilecek ulusal ve uluslararası yeteneklere daha fazla yatırım yapılması gerekir.

Radikal Müslüman din adamlarının İslam’ın kitle imha silahlarının sivillere karşı kullanımını mübah kıldığı şeklindeki yorumlarda bulunmaları son derece endişe vericidir. Ancak cihatçı teröristlerin dini gerekçelerini reddederek bu eğilimleri durdurmak öncelikle Batı’nın üstesinden gelebileceği bir sorun değildir. İslam’ın çarpıtılmasına karşı çıkmak ve buna karşı eyleme geçmek her şeyden önce İslam’ın kendi sorunudur.

 

NATO Dergisi, Kış, 2007

 

Michael Rühle NATO Genel Sekreteri Politika Planlama Biriminde Metin Yazma Dairesi Başkanı ve Üst Düzey Politika Danışmanıdır.

 

 




Cihatçı Terörizmin Nükleer Boyutu 22-03-2008