Özel Haber | Detay Haber | | Künye | XML Sitemap |

Press Medya

Press Medya Haber Portalı

Son Dakika

Markus Ürek
Markus Ürek


Çin'in geleceğine dair iki farklı bakış
20/12/2011, 16:33


Amerikalı düşünce kuruluşu Council on Foreign Relations'ın (CFR) fikir dergisi Foreign Affairs (Çin ile ilgili önemli öngörüler yapmaktadır) eylül/ekim sayısında Çin ekonomisinin geleceği ile ilgili iki farklı görüşü yansıtan iki farklı makale yayınladı.

Her iki makalede de Çin'in özellikle 2030'lardan itibaren dünyayı domine edip etmeyeceği ekonomik ve sosyolojik verilere dayandırılarak tartışıldı.

Çin'in dünyayı domine etmeyeceğini iddia edenlerin başında gelen Avustralya Sidney Üniversitesi Sosyal Politikalar Profesörü Salvatore Babones, Çin'in ekonomik yükselişinin yakın zamanda geçmişteki nüfus politikaları, kirlilik ve sosyal politikalar yüzünden duracağını, ülkenin de hiçbir zaman dünyayı tek başına yönetecek güce kavuşma potansiyeline sahip olmadığını iddia ederken, Çin'in şimdiden dünyayı domine ettiğini savunan Peterson Enstitüsü'nden Arvind Subramanian, Salvatore Babones'in aksine Çin'in farklı ekonomik politikalar uygulayarak dünyayı domine etmeye başladığını vurgulayarak, dünyanın buna hazır olması gerektiğini düşünmektedir.

ÇİN'İN YÜKSELİŞİNİN ÖNÜNDEKİ ENGELLER

Salvatore Babones, Çin'in olumsuz taraflarına baksa da ülkedeki istihdamın ve iş yapma oranlarının büyüyeceğini, kentleşmenin devam edeceğini, ülkedeki eğitim seviyesinin ve ülkeye yapılan doğrudan yatırımların daha da artacağını, ekonominin genişlemeye devam edeceğini kabul etmektedir. Yine de bu büyümenin ileride şimdiki gibi kolay olup olmayacağını da tartışmaya açmaktadır. Babones'e göre, ekonomiler büyüdükçe büyüme hızını sabitlemek de bir o kadar güçleşmektedir. Dahası ekonomiler küreselleştikçe beraberinde üretim kalitesini de artırmaktadır. Kalite artırımı ile beraber yavaşlama olmaktadır.

Profesör Babones birçoklarının iddia ettiği gibi Çin'in tarihsel olarak dünya ekonomisinde hak ettiği yere geri dönüş yaptığı savına da karşı çıkmaktadır. Bu savların akıllıca yapıldığını; ancak tarihsel gerçeği yansıtmaktan uzak olduğunu iddia etmektedir. Ona göre Çin, (ekonomi tarihçisi Angus Maddison'un verilerine dayanarak) sadece para paritesinde ve yine sadece Marko Polo zamanında Batı'ya eşlik edebilmiştir. 1500 ile 1800 yılları arasında Avrupa ekonomileri oldukça hızlı büyümüş ve Çin bu büyüme verilerini bir daha yakalayamamıştır. Yine Angus Maddison'a göre, 1820'lerde Çin'de kişi başına düşen milli gelir Avrupalıların yarısınınkinden daha azdır. Bu oran, 1870'te yüzde 25'e ve 1970'lerde de yüzde 7'ye düşmüştür.

Babones, Çin'in ekonomik geleceği ile ilgili tahminlerin basitçe yapıldığını, bu tahminlerin ülkedeki siyasi yapı ve çevresel faktörleri es geçerek büyümeyi frenleyebilecek durumları ele almadığını, kısaca tek bir dönemlik büyüme üzerinden yapıldığını söylemektedir. Babones, Çin'in yükselişinin önündeki en büyük engellerden birisini nüfus büyüme oranlarının düşmesi olarak görüyor. 1979'da başlayan tek çocuk politikası ile beraber ülkedeki kentleşme oranı yükseldi. Bu da ekonomiye olumlu bir şekilde yansıdı. Tek çocuk politikalarının yarattığı neslin çocukları şimdi 30'lu yaşlarında ve çoğu da eğitimli. Tüm bunların, bir defaya mahsus olmak üzere Çin'e ekonomik canlılık kazandırdığı bir gerçek; ancak gayri safi yurtiçi hâsılanın (GSYİH) daha da büyümesi için yeterli değil; zira bu büyümenin Çin'in tek çocuk politikası ile devam etmesi mümkün gözükmemektedir.

Çin'deki kentleşme oranları halen sanayileşmiş Batı ülkelerinin altındadır. Ancak sürekli yükseliştedir ve 2040'ta Batı ile Latin Amerika ülkelerindeki seviyeye ulaşması beklenmektedir. Babones, kentleşme oranının yükselmesinin GSYİH büyümesine olanak tanıdığını; ancak bunun da doğurganlık ile aynı tabiata sahip olduğunu söylemektedir: Tek çocuk politikası gibi son yirmi yıldaki kentleşmenin de tek defaya mahsus olduğu ortadadır. Hızlı kentleşmenin Çin'e yansıyacak başka olumsuz tarafları da şimdiden yükselen mega kentleri ile ortaya çıkmaktadır. Tüm bunlara ek olarak ülkenin gelecekte siyasi ve çevresel sorunlar yaşayacağını ve bunların da ekonomik büyümeyi frenleyeceğini öngörmektedir. Birçok uzman, Çin'in politikasının daha da şeffaflaşması gerektiğini, aksi halde küresel çapta katma değeri yüksek olan mallar yaratamayacağını düşünmektedir. Yine aynı uzmanlara göre, markalaşma, tasarım, icat ve yüksek katma değeri olan ürünler için özgür düşünme ortamı ve demokratik bir yapının olması gerekmektedir.

Çin'i bekleyen bir başka önemli sorun da ülkedeki hava kirliliğidir. Dünya Sağlık Örgütü'nün tahminlerine göre, ülkedeki hava kirliliği yılda 656 binin üzerinde insanın ölümüne yol açmaktadır. Ülkedeki su kirliliği de 95 bin 600 kişinin canına mal olmaktadır. Çin Su Kaynakları Bakanlığı da yaklaşık 300 milyon insanın zararlı maddeler içeren su'dan faydalanmak zorunda kaldığını belirtmektedir. Yine sera gazları salınımında da Çin lider durumdadır. Bu verilerden yola çıkan Babones, Çin'in gelecekteki büyümesinin geçmişinkinden daha temiz ve çevreye daha duyarlı olmaya zorlanacağını, bunun da maliyetlere yansıyacağını vurguluyor.

Babones, Çin ile ilgili saydığı olumsuzlukların farkında olmakla beraber, ülkenin halen büyük bir ekonomi olduğunu da kabul etmektedir; ancak yine de ABD'nin küresel konumunu tehdit edecek bir konuma ulaşamayacağı konusunda ısrarcıdır; zira ABD'nin etrafında stratejik ve dost olan komşu ülkeler bulunmaktadır. Çin'in etrafı ise Güney Kore, Japonya, Hindistan ve Rusya gibi zengin, güçlü ve aynı zamanda rakip olan ülkelerle çevrilidir. Yukarıda sıraladığı nedenler ve ülkenin sahip olduğu iç sorunları da hesaplayan Babones, Çin'in kendi bölgesinde önemli bir ülke olmaya devam edeceğini ancak dünyayı domine etmek bir yana, kendi bölgesini dahi domine edecek durumda olamayacağını iddia etmektedir. Bu yüzden en azından bu yüzyılda Mandarin dilini öğrenmemize gerek olmadığını da eklemektedir.

ÇİN KÜRESEL AKTÖR OLABİLECEK Mİ?

Babones, Çin ile ilgili panik yapmamamız gerektiğini düşünüyor. Çin'in 200 yıl aradan sonra tekrar normalleşmeye döndüğünü ve bunun da başta ABD olmak üzere dünya için iyi bir gelişme olduğunu öne sürüyor. Son olarak da Çin'in gelecekte küresel aktör olmak yerine daha çok kendi vatandaşlarının refahı ve sorunları için çabalayan bir politika sergileyeceğini düşünmektedir.

Çin ekonomisinin büyümesi ve uluslararası arenadaki yükselişi konusunda herkes Salvatore Babones gibi olumsuz düşünceye sahip değil. Derginin yine aynı sayısında bir başka makalede Arvind Subramanian, "Kaçınılmaz Güç; Çin'in Hâkimiyeti Neden Kesindir" başlıklı yazısında "makul" ekonomik tahminler yürüterek Çin'in neden kesin bir şekilde ABD'den de daha büyük bir güç olacağını yorumlamaya çalışıyor.

Subramanian'a göre Çin ekonomisi yakında ABD ekonomisini geçip ticaret hacminin ve para akışının en yüksek olduğu yer olacak. Yuanın da dünyadaki kredibilitesi yükselecek ve dolara karşı önemli bir rezerv parası olacak. Yine aynı yazara göre, 2030'da dünyanın GSYİH'sinin yüzde 20'sinin (yarısı dolar ile diğer geri kalan yarısı da gerçek alım gücü üzerinden hesaplandığında) Çin'e, geri kalan yüzde 15'inse ABD'ye ait olacağını öngörmektedir. Başka bir deyişle sanıldığı gibi Çin fakir bir ülke kalmayacak ve dünya ticaretinin yüzde 15'ini (ABD yüzde 7,5) kontrol edecek. Bu veriler 2030'da Çin'in (ister GSYİH'nın ticaret hacminden daha önemli olduğunu ya da tam tersini düşünün) dünyayı domine etmesi için yeterlidir.

Diğer uzmanların aksine Subramanian, (Çin'in gelecekte yaşanabilecek siyasi ve çevresel sorunlarını da göz önünde tutarak) bir ülkenin çok zengin olmadan da güçlü bir küresel güç olabileceğini belirtiyor. 2030'da ülke orta zenginlikte kalsa bile, ülkenin dış politika için kaynak ayırabileceğini ve milli idealler için daha da çabalayabileceğini söylüyor. Ona göre, Çin, bugün bile bazı siyasi ve ticari alanlarda hâkimdir. Afrika'da Tayvan elçiliklerini kapattırabiliyor ve 3 trilyon dolarlık rezerviyle Avrupa'daki ekonomik krizin aşılması için Yunanistan, Portekiz, İspanya ve İrlanda'ya borç teklifinde bulunabiliyor. Şu anda her şeyin bir kenara bırakıldığını düşündüğümüzde bile Çin'in döviz kuru politikası tüm dünya ekonomilerini doğrudan etkilemektedir. Çin, kuru düşük tutarak ihracatta birçok ülkeye oranla daha rekabetçi bir ortam yarattı. Birçok ülke, değerinden daha düşük bir yuana karşı rekabet edemese de durumun karşısında Washington'a rağmen susma pozisyonunda kaldı. Aynı zamanda Çin, Amerikan firmaları için de çok önemli bir pazar ve üretim üssü niteliğinde. Dolayısıyla rekabet için düşük tutulan yuanı eleştirmek ne kadar doğru? ABD'de eleştirileri yapanlar sermaye sahipleri değil, Amerikalı işçileri düşünen liberal solculardır.

Çin'in mutlak yükselişine kesin gözüyle bakan yazar, henüz yakın zamanda İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ABD gibi kendine has bir uluslararası sistem geliştirmemiş olsa da Pekin'in kendine has bir hâkimiyet denemesi içerisinde olduğunu gösteren birçok belirtinin olduğunu söylüyor. Bunların en önemlileri olarak da, Çin'in iç pazarına giriş yapan her firmanın beraberinde teknolojilerini Çin'deki muadilleriyle paylaşmak zorunda bırakıldığını ve düşük döviz kuru politikasının, yuanın değerinin altında tutulması gibi ticari politikanın uygulanması ülkeye kendini dünyaya kabul ettirmenin denemeleri olarak gösterilebilir. Kısacası Çin'in hâkimiyeti çok uzakta değil, hatta çoktan başladı bile.




Çin'in geleceğine dair iki farklı bakış 20-12-2011




En Çok Okunanlar