Özel Haber | Detay Haber | | Künye | XML Sitemap |

Press Medya

Press Medya Haber Portalı

  • yeniden buluşmak üzere yeniden buluşmak üzere
    Kısa süreliğine sizlere veda ederken, Pressmedya Ailesi olarak her birinize ayrı ayrı teşekkür ediyoruz.
Son Dakika

Fidel Castro
Fidel Castro


İnsanoğlunun kaderi sorumsuzların elinde!
31/05/2012, 14:09


Aklı yerinde olan hiçbir kimse, hele ki ilkokulda temel eğitime erişme imkanı bulmuş birisi, insanoğlunun -özellikle de çocukların, gençlerin- yaşam hakkından bugün, yarın ve sonsuza dek mahrum edilmesi gerektiği konusunda hemfikir olmayacaktır. İnsanoğlu, zekaya sahip bireyler düzeyinden bakıldığında, tüm geçmişi boyunca böylesi bir deneyime tanıklık etmemiştir. Şunu özellikle belirtmeyi kendime görev addediyorum: Hepimiz, hiç istisnasız, insanoğlunun merhametsiz bir şekilde karşılaştığı riskler konusunda olduğu kadar, şans eseri insanoğlunun kaderini avuçları içine alan politikacıların sorumsuz kararları sonucunda oluşması beklenen topyekün ve nihai felakete dair de bir bilinçlilik yaratmak zorundayız. Sizin ülkenizin vatandaşı olsun veya olmasınlar, bazı dini görüşlerin takipçisi olsun veya olmasınlar, hiçbir insan aklıselim bir şekilde düşündüğünde, çocuklarının veya en yakınındaki kişinin aniden ölmesini veya korkunç bir sefaletin kurbanı olmasını istemez.

NATO’nun ABD ve Avrupa’nın en müreffeh ülkelerinin çatısı altında giderek daha sık gerçekleştirdiği çirkin suçların hemen ardından, dünyanın bakışları, G-20 toplantısına çevrildi; keza söz konusu toplantıda, bugün her ulusu etkileyen derin ekonomik krizin nasıl ele alınması gerektiği tartışılıyor. Uluslararası kamuoyu, özellikle Avrupa’daki, gezegende yaşayan her kişiyi etkileyen derin ekonomik krize yanıt bekliyordu. Söz konusu kriz, ciddi sosyal ve hatta iklimsel etkileriyle birlikte, gezegenin her üyesini tehdit ediyor. Toplantıda, Euro’nun Avrupa’nın büyük bölümü için ortak döviz kuru olarak tutmaya devam edip etmemeye karar verildi ve hatta bazı ülkelerin Topluluk’taki üyelerinin devam edip edemeyeceği bile tartışıldı.

Çin, Rusya, Endonezya, Güney Afrika, Brezilya, Arjantin ve diğer yükselen ekonomilerin kendilerini de etkileyen en ciddi ekonomik sorunlara çözüm bulmak için dünyanın geri kalanıyla işbirliğine gitmek üzere ortaya koydukları çabalara karşın, dünya ekonomisinin ciddi sorunlarına bulunacak bir yanıt veya çözüm yok. Beklenmedik olan şey ise, NATO, Libya operasyonunu sonuçlandırdığı zaman, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun -ki bu kurum bir BM kuruluşudur ve dünya barışını korumakla görevlidir- yayımladığı siyasi (ve para kaynaklarının yönlendirmesiyle yazılan) raporunda, Yankee imparatorluğunun Büyük Britanya ve İsrail ile birlikte İran’a karşı özenle hazırladığı nükleer silahların kullanımıyla birlikte, dünyayı savaşın eşiğine getirmesiydi.


Meşhur Roma İmparatoru’nun “veni, vidi, vici” şeklindeki sözü, Kaddafi’nin ölümü haberi önemli bir televizyon ağına ulaştığında “geldim, gördüm, öldüm” şeklinde tercüme edilmişti. ABD’nin politikasını tarif etmek için bundan daha yeterli sözcükler yok. Şu anda önemli olan şey, insanoğlunun itildiği uçurum konusunda açık bir bilinçlilik düzeyi yaratmak. Devrimimiz, iki kez çarpıcı tehlikelerden geçti: 1962 yılı Ekim ayında insanoğlunun nükleer holokostun eşiğinde olması; 1987 yılı ortasında, güçlerimiz, İsraillilerin oluşturulmasına yardım ettiği nükleer silahlarla silahlandırılmış ırkçı Güney Afrikalı birliklerle karşı karşıya iken. İran Şahı da, İsrail ile birlikte, ırkçı ve faşist Güney Afrika rejimiyle işbirliğine gitti.

Peki Birleşmiş Milletler nedir? ABD’nin güdümündeki bir örgüt. Toprakları muharebe alanından son derece uzak olan bir ulus, inanılmayacak şekilde refahını artırdı; dünyanın altın rezervlerinin %80’ine sahip oldu ve halefi Truman’ın 1945 yılında savunmasız Hiroşima ve Nagasaki kentlerine karşı kullanmaktan çekinmediği nükleer silahların geliştirilmesini teşvik etti. Dünyanın altın tekelinin ABD’nin yetkisi altında olması ve Roosevelt’in prestiji, Bretton Woods anlaşmasını beraberinde getirerek, ABD’ye sonraki on yıllar boyunca dünya ticaretinde kullanılacak olan tek döviz kuru olarak dolar basma rolünü verdi ve sınırlandırıcı tek etmen olarak, bu kurun altın metaliyle desteklenmesi öngörüldü.

Bu savaşın sonunda, ABD, nükleer silaha sahip tek ülke oldu ve Amerika, bu ayrıcalığı, Güvenlik Konseyi üyelerine ve müttefiklerine -yani, dönemin en önemli sömürgeci güçleri olan İngiltere ve Fransa’ya- aksettirmekte tereddüt etmedi. Truman, kullanmadan önce, atom bombası konusunda SSCB’ye tek bir kelimelik bir bilgilendirmede bile bulunmamıştı. O dönemde Yankee-yanlısı bir oligark ve milliyetçi bir general olan Chiang Kai-shek tarafından yönetilen Çin, Güvenlik Konseyi’nin dışında tutulamazdı. Savaşlardan, yıkımlardan ve 20 milyonun üzerinde çocuğunu Nazi işgali sırasında kaybetmekten muzdarip olan SSCB, nükleer kapasitesini ABD ile eşit düzeye getirmek için önemli ekonomik, bilimsel ve beşeri kaynak tahsis etti. Dört yıl sonra, 1949 yılında ise ilk nükleer silahını test etti: 1953 yılında H-bombası, 1955 yılında ilk megaton bomba. Fransa ise, ilk nükleer silahını 1960 yılında edindi.

Birleşmiş Milletler’in, Yankee’lerin çatısı altında Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nu kurdukları 1957 yılında, nükleer silaha sahip sadece üç ülke vardı. İsrail, ABD ve NATO’nun koşulsuz müttefiki olarak, dünyanın en önemli petrol ve doğalgaz rezervlerinin tam kalbine yerleşip, tehlikeli ve saldırgan bir nükleer güce dönüşürken, ABD insanoğlunu maruz bırakacağı korkunç tehlikeler hakkında kimseyi uyarmamıştı.

Sömürgeci İngiliz ve Fransız birlikleriyle işbirliğine giden kuvvetleri, Nasır’ın Fransız mülkiyetindeki Süveyş Kanalı’nı millileştirdiği dönemde Said Limanı’na saldırdılar. Bu durumda, Sovyetler bir ültimatom göndererek, saldırının sona erdirilmesini talep etti; ancak ABD’nin Avrupalı müttefiklerinin saldırmadan başka bir alternatifi yoktu. SSCB’nin ABD ile rekabetini sürdürme çabalarına dair bir fikir vermek için, 1991 yılında SSCB’nin dağılmasından söze başlamak gerekir. Belarus’ta 81, Kazakistan’da yaklaşık 1400, Ukrayna’da ortalama 5000 nükleer savaş başlığı bulunmaktaydı. Tüm bunlar Rusya Fe-derasyonu’na aktarıldı; keza bağımsızlığı sürdürmek için bu devasa maliyetin devamlılığını sağlayabilen tek devlet oydu.

İki büyük nükleer gücün imzaladığı ve saldırgan silahların azaltımına dair START ve SORT antlaşmaları uyarınca, bu silahların sayısı birkaç bine indirildi. 2010 yılında bu konuda benzer bir antlaşma da, iki güç tarafından imzalandı. O tarihten beri, nükleer silah kullanımının yönlendirilmesi, kapsamı, hedefi isabet etme gücü gibi noktaları iyileştirmek üzere önemli çabalar ortaya kondu. Askeri alana büyük paralar yatırıldı. Dünya üzerinde birkaç düşünür ve bilimci dışında çok az insan, 100 adet nükleer stratejik silahın, gezegendeki insanoğlu yaşamını sona erdirmeye yeteceğini fark etti ve bu konuda uyarılarda bulundu.

O dönemde nükleer silaha sahip ülke sayısı, sekize yükseldi; bunların beşi, Güvenlik Konseyi üyesiydi: ABD, İngiltere, Fransa, Çin ve Rusya. Hindistan ve Pakistan ise, sırasıyla 1974 ve 1998 yıllarında nükleer silaha sahip ülke özelliklerini edindiler ve bunu diğer ülkeler de biliyorlar.

Buna karşın, İsrail hiçbir zaman nükleer bir ülke olduğunu kabul etmedi. Bununla birlikte, bu klasmanda 200-500 kadar silaha sahip olduğu da tahmin ediliyor. Bununla birlikte, enerjiyle çalışan endüstri kollarının ve tarım faaliyetlerinin büyük bölümünü gerçekleştiren bir bölgede bu doğrultuda patlak verecek bir savaşın, aşırı ciddi sorunlar getireceği de, dünyanın dikkatinden kaçmıyor.

İsrail, kitle imha silahına sahip olması sayesinde, Orta Doğu bölgesinde emperyalizm ve sömürgeciliğin aracı olarak rolünü oynayabiliyor. İsrail halkının barış ve özgürlük içinde yaşama anlamında sahip olduğu meşru hakkı sorgulamıyoruz. Bizim asıl ilgilendiğimiz, bölgedeki diğer halkların özgürlük ve barış içinde yaşama hakları... İsrail, hızla bir nükleer cephanelik kurarken, 1981 yılında Osirak’ta Irak’a ait nükleer reaktöre saldırdı ve bu reaktörü imha etti. Aynısını 2007 yılında Dayr az-Zawr’daki Suriye reaktörüne yapmış; ancak dünya kamuoyu bundan haberdar edilmemişti. Birleşmiş Milletler ve Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu ise, her şeyin mükemmel şekilde farkındaydı. Söz konusu eylemler, Atlantik İttifakı ve ABD’nin desteğiyle gerçekleşmişti.

En üst düzey İsrailli mercilerin şimdi de aynı şeyi İran’a yönelik olarak yapma niyetlerini ifade etmelerinde tuhaf bir şey yok. Petrol ve doğalgaz sayesinde oldukça zenginleşen bu ülke, İngiltere ve ABD’nin komplolarının kurbanı oldu; petrol şirketleri, İran’ın kaynaklarını yağmaladı. İsrail’in silahlı kuvvetleri ise, Amerikan savaş endüstrisinin en modern silahlarıyla donatılmış durumda.

Şah Rıza Pevlevi de, nükleer silaha sahip olmayı istemişti. Kimse onun araştırma merkezlerine saldırmıyordu. İsrail, Arap Müslümanlara karşı savaş açmıştı. İran’ın aleyhine hiçbir şey yoktu; çünkü SSCB’nin kalbini ele geçirmek üzere NATO’nun bir kalesi olmuşlardı. Bu ülkede çoğunluğu dindar olan halk kitleleri, Ayetullah Humeyni’nin liderliği altında, bu silahların gücüne meydan okuyarak, Şah’ı devirdi ve bir kez bile ateş etmeden dünyanın en iyi teçhizatlandırılmış ordularından birini silahsız bıraktı. Mücadele etme kapasiteleri ve ülkenin ve nüfusunun büyüklüğünden dolayı İran’a yapılan bir saldırı, İsrail’in Irak ve Suriye’deki diğer savaş maceralarına benzemiyor. Kaçınılmaz olarak kanlı bir savaş patlak verecek; bu konuda hiç şüphe yok.

İsrail’in elinde çok fazla sayıda nükleer silah var ve bu silahları Avrupa, Asya, Afrika ve Okyanusya’da istediği noktaya ulaştırma yeteneğine sahip. Şunu merak ediyorum: Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun, eğer İsrail’in Orta Doğu’nun kalbinde yapmış olduğu şeyi, kendi güvenliği için yapmak isteyen bir ülkeye yaptırım uygulama gibi bir moral hakkı bulunuyor mu? Dünya üzerinde hiçbir ülkenin nükleer silaha sahip olmaması ve enerjinin insanoğlunun hizmetine konması gerektiğini düşünmüyorum. Bu tür bir işbirliği zihniyeti olmaz ise, insanoğlu kaçınılmaz bir şekilde kendi imhasına doğru yol alır. Kuşkusuz çalışkan ve zeki insanlardan oluşan İsrail halkı, kendilerini aynı zamanda topyekün imhaya götürecek olan bu yola adım atacak kadar absürt ve saçma bir politikaya onay vermeyeceklerdir.

Bugünlerde dünyada yaşanan ekonomik duruma dair neler söyleniyor?

Uluslararası haber ajansları, ABD Başkanı Obama ve Çinli meslektaşı Hu Jintao’nun farklı ticaret gündemleri izlediği ve bunun da dünyanın iki büyük ekonomisi arasında artan gerilimleri bir kez daha gözler önüne serdiği bilgisini veriyor. Reuters’ın aktardığına göre, Obama, eğer kurallara uygun davranmaz ise Çin’e ekonomik yaptırımlar uygulayacağını açıkladı. Kuşkusuz söz konusu kurallar, ABD’nin çıkarlarına uygun olan kurallar olacak. Haber ajansları, aynı zamanda, Obama’nın önümüzdeki yıl yeniden seçim mücadelesine başlayacağını ve Cumhuriyetçi rakibinin, kendisini Çin’e karşı yeterince ciddi davranmamakla suçladığını da belirtiyor. En doğru bilgilerin edinildiği Amerikan haber ajansı AP’nin aktardığına göre ise, İran ruhani lideri, ABD ve İsrail’i uyararak, eğer söz konusu ülkeler İran’a askeri bir saldırı başlatırsa İran’ın yanıtının çok hızlı olacağını vurguladı.

Alman haber ajansı ise, Çin’in her zamanki gibi sorunu çözmede en etkin yakınlaşma yolu olarak diyalog ve işbirliğini önemsediğini aktardı. Rusya da, İran’a yönelik cezalandırıcı tedbirler alınmasına karşı çıkmıştı. Almanya ise, askeri seçeneği reddetmekle birlikte, İran’a karşı güçlü yaptırımlar alınmasından yana görüş bildirdi. İngiltere ve Fransa, güçlü ve ivedi yaptırımlarda bulunulmasından yana.

Rusya Federasyonu ise, İran’a karşı askeri bir operasyonu engellemek için elinden gelen her şeyi yapacağı konusunda güvence verip, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun raporunu eleştirdi. Duma Dış İlişkiler Komitesi başkanı Konstantin Kosachov’a göre, İran’a karşı askeri bir operasyon, çok ciddi sonuçlar doğurabilir; ve Rusya, bu konuda ortamı sakinleştirmek için ağırlığını koymalıdır. Kosachov, ABD, Fransa ve İsrail’in olası güç kullanımına dair açıklamalarını eleştirerek, İran’a karşı askeri bir operasyonun günbegün yaklaştığı uyarısında bulundu.

Amerika’da yayımlanan EIR adlı derginin editörü Edward Spannaus ise, İran’a yönelik bir saldırının, Üçüncü Dünya Savaşı’na yol açabileceği görüşünde. Amerikan Savunma Bakanı ise, birkaç gün önce İsrail’e yapmış olduğu bir gezinin ardından, İsrail hükümetinden, İran’a karşı bir saldırı halinde ABD ile ön istişarede bulunmak gibi bir taahhüt alamadı.

ABD Siyasi ve Askeri İlişkiler Müsteşarlığı, İmparatorluk’un gizli emellerini sert bir şekilde gözler önüne serdi. Cumartesi günü, Amerikan Siyasi ve Askeri İşler Müsteşarı Andrew Shapiro, İsrail ve ABD’nin, çok daha önemli ortak manevralar düzenlemesi gerektiğini açıkladı. Washington Orta Doğu Politikası Enstitüsü’nde yapmış olduğu konuşmada, Shapiro, 5000’in üzerinde Amerikan ve İsrail silahlı gücü birliğinin, İsrail’in balistik füzelerinin sahip olduğu savunma yeteneğini gösterecek manevralara katılacağını açıkladı.

Ayrıca, İsrail teknolojisinin, Amerika’nın ulusal güvenliğini iyileştirmek ve Amerikan birliklerini korumak için asli önem arz ettiğini de sözlerine ekledi. Shapiro, Obama hükümetinin İsrail’e verdiği desteği açıkladı. Bununla birlikte, Cuma günü üst düzey bir Amerikan yetkilisi, İran’ın nükleer tesislerine karşı askeri bir eylemi başlatmadan önce İsrail’in ABD’yi uyarmayacağına dair endişelerini dile getirmişti. Shapiro’ya göre, Amerika’nın İsrail güvenliği karşısında üstlendiği sorumluluklar, hiç olmadığı kadar derin, yoğun ve kapsamlı.

Shapiro’nun söylediklerine bakılırsa, Amerika, kendi ulusal çıkarları doğrultusunda İsrail’i destekliyor. İsrail’in sağlam askeri gücü, olası saldırganları caydırıp, istikrar ve güvenliğin teşvikine yardım ediyor. 13 kasım günü, Amerika’nın Birleşmiş Milletler elçisi Susan Rice, BBC’ye yaptığı açıklamada, İran’a yönelik askeri müdahale olasılığının sadece masada olmakla kalmayıp, aynı zamanda İran’ın tutumundan dolayı da giderek artan bir opsiyon olduğunu söyledi. Rice, Amerikan hükümetine göre, İran’ın nükleer bir cephanelik yaratmasını önlemek için İran’daki mevcut rejimin sonlandırılmasının gerektiği sonucuna varıyor. Rice’a göre, rejim değişikliği, Amerika’nın buradaki tek seçeneği olacak. Bunun üzerine bir kelime bile eklemeye gerek yok.