Seçim Sonuçları 2019 | Özel Haber | Detay Haber | | Künye | XML Sitemap |

Press Medya

Press Medya Haber Portalı

Son Dakika

Alaa Al-Aswany
Alaa Al-Aswany


Mısır'da İşkence Meşru mu?
asnavi
22/07/2009, 23:25


Birkaç yıl önce bir akraba düğününe davet edildim, ve düğünde damadın akrabalarından birinin yanına oturdum. Kendini bana şöyle tanıttı: “Ben polis memuru, falanca.”

Adam kırk yaşlarında, gayet zarif, kibar ve sessizdi. Alnında bir namaz izi farkettim. Karşılıklı hoşbeşten sonra ona hangi alanda çalıştığını sordum.

Bir an durakladı, daha sonra cevap verdi: “Devlet Güvenliği.”

İkimiz de sessiz kaldık, ve yüzünü benden öteye çevirerek diğer misafirleri izlemeye başladı. Zihnim iki çelişkili seçenek arasında kalmıştı: Az önceki kibar sohbete devam mı etmeliydim yoksa Devlet Güvenlik Denetimi alanı ile görüşlerimi içtenlikle açıklamalı mıydım? Sonunda dayanamadım ve onunla tartışmayı seçtim; aramızda geçen konuşmayı aşağıda elimden geldiği kadarıyla yeniden kurgulayacağım:

“Afedersiniz. Dindar biri gibi görünüyorsunuz,” dedim.

“Allah’a şükür.”

“Dindar olmakla Devlet Güvenlik’te çalışmak arasında herhangi bir çelişki görmüyor musunuz?”

“Çelişki bunun neresinde?”

“Devlet Güvenlik tarafından hapsedilen insanlar darp ediliyor, işkenceye ve tecavüze uğruyorlar ki bütün dinler böylesi davranışları yasaklar.”

Adam duygusallaşmaya başladı ve şöyle devam etti: “Öncelikle, darp edilenler bunu hak ediyorlar. İkinci olarak, eğer dininizi iyice incelerseniz, Devlet Güvenlik’te ne yaptığımız şeyin İslami tekniklere uygun olduğunu göreceksiniz.”

“Fakat İslam, insan onurunu koruma altına alan bir dindir.”

“Bu bir genelleme. Ben İslam hukukunu okudum ve hükümlerine de gayet vakıfım.”

“İslam hukukunda, insanlara işkence etmeyi meşru kılan hiçbir şey yoktur.”

“Ben sözümü bitirene kadar dinleyin lütfen. İslam’ın demokrasi ya da seçimlerle hiçbir ilgisi yoktur. Müslüman bir yöneticiye itaat, İslam’ın müntesipleri için bir görevdir; velev ki yönetici iktidarı gaspetmiş, bozuk ve gayrı adil biri olsun. Kendi yöneticilerine isyan edenleri İslam’ın nasıl cezalandırdığını biliyor musunuz?”

Sessiz kaldım.

Coşkuyla devam etti: “Sol el ile sağ ayağın kesildiği haraba cezasına çarptırılırlar. Devlet Güvenlik’te alıkoyduklarımızın hepsi yöneticiye isyan ettiler ve İslami kanunlara göre onların uzuvlarını kesmemiz gerekiyor; fakat biz bunu yapmıyoruz. Bizim yaptığımız İslami cezadan çok daha azı.”

Tartışmamız uzun bir süre devam etti. Ona İslam’ın en temelde hakikati, adaleti ve hürriyeti savunmak için gönderildiğini söyledim. Haraba cezasının da ancak masum insanları öldüren, onların mallarını çalan ve onlara tecavüz eden silahlı insanlara uygulanabileceğini anlattım. Bu, hiçbir suretle Mısırlı siyasi mahkumlara uygulanamaz.

O düşüncesinde ısrar etti ve tartışmayı şu cümlelerle bitirdi: “Bu benim İslam anlayışım. Buna kanaat getirdim, ve değiştirmeyeceğim. Allah’ın huzurunda da bundan sorumlu olacağım.”

Düğünden ayrıldıktan sonra, bu eğitimli ve akıllı memurun böylesi yanlış bir İslam anlayışına nasıl ikna edildiğini sordum kendime. İslam’dan böylesi sapkın fikirleri nasıl çıkardı? Bir an bile olsa Allah’ın, insanlara işkence etmemizi onaylayacağını nasıl tahayyül edebildi? Bu sorular, birkaç ay sonra “Celladın Psikolojisi” başlıklı bir makaleyi okuyana kadar cevapsız kaldı.

Makalede araştırmacı, işkencecilerin iki gruba ayrıldığını ortaya koyuyor. Birinci grup hiçbir ahlaki sınır olmaksızın saldırganca davranan psikopatlar. İkinci grup –ki bunlar çoğunlğu teşkil ediyor– ise psikolojik olarak normal, işlerinden ayrı düşünüldüğünde, namuslu, canayakın ve güzel ahlaklı adamlardan oluşuyor.

Fakat insanlara işkence edebilmek için iki şart zaruri: İtaat etmek ve meşrulaştırmak. İtaat etmek demek, police memurunun amirinden gelen emirler mukabilince işkence faaliyetini yürütmesi ve emirlere itaat etmek zorunda olduğuna kanaat getirmesi anlamına geliyor. Meşrulaştırma ise, memur bu işkencenin ahlaki ve meşru olduğu konusunda kendisini ikna ettiğinde ortaya çıkıyor; çünkü genellikle kurbanlarının, düşmanın ya da devlet düşmanlarının bir ajanı, kafir ya da suçlu olduğuna inanıyor. Bu, onun zihninde toplumu ve ülkeyi korumak adına işkenceyi meşrulaştırıyor. Bu meşrulaştırma olmaksızın polis memuru kurbanlarına işkeceye devam edemez, çünkü bir noktadan sonra vicdan azabıyla başa çıkması imkansız hale gelir.

Nisan ayında, iki üniversite öğrencisi Umniye Taha ve Sarah Muhammed Rızk’ın tutuklandığı haberini aldığımda bunu hatırladım. Nil Deltası’ndaki Kefruşşeyh Üniversitesi’nin kampüs güvenliği iki kadını tutukladı ve Devlet Güvenlik’e teslim etti; çünkü onlar arkadaşlarını greve gitmeleri hususunda kışkırtmışlardı. Soruşturma onları hükümeti devirmek için plan yapmak ve uygulamaya koymakla suçladı ve sorgu için 15 gün gözaltında kaldılar. Allah aşkına 20 yaşından küçük iki kız, sadece arkadaşları ile konuşarak nasıl Hüsnü Mübarek rejimini devirmeye çalışmış olabilir?

Ayrıca greve çağrıda bulunmak, tek başına bir suç olamaz çünkü Mısır, Mısır halkının en temel haklarından biri olarak, gereve gitme hakkını tanıdığına dair düzinelerce uluslararası anlaşmaya imza attı. Fakat kızların arkadaşlarından öğrendiğim asıl üzücü şey ise, kızların Devlet Güvenlik’te şiddete maruz kalmaları ve işkence görmeleri; ve onları darp eden ve elbiselerini soyan da üst düzey bir yetkili. Blog yazarları, solcular ve İslamcı aktivistlerin hepsinin Mısır’da rutin bir iş olarak tutuklanmaları ve işkence görmeleri artık pek şaşılacak bir şey değilse de yine de tüyler ürpertici.

Kendisi de muhtemelen bir koca yahut baba olan bir polis memuru, nasıl olur da tıpkı kendi kızları gibi bir öğrenciye böyle zalimce vurabilir? Vicdanı ile nasıl yüzleşir, karısının, çocuklarının gözlerine nasıl bakar? Bu yetkili, kendini savunmaktan bile aciz olan genç bir kadını darp ettiği için hiç kendinden utanmadı mı?

Rejime gelince, şu anda ciddi reform yapma kabiliyetinden bütünüyle uzak, o yüzden insanlarla çarpışması, onları bastırması ve işkence etmesi için polisi ileri sürüyor. Polislerin de her şeyden önce birer Mısır vatandaşı olduğu ve Mısırlılara yaptıkları şeylerin genelde kendilerine de uygulandığı gerçeğini görmek gerekiyor. Çoğu aynı şekilde diğer Mısırlılar kadar acı çekiyor.

Düğündeki Devlet Güvenlik memuru ile yaptığım tartışmayı sık sık anımsıyorum. Ve kendi bekasını baskı üzerine kurmaya çalışan bir siyasi sistemin, baskı aygıtlarını görmekte başarısız olduğunu düşünüyorum; bununla beraber bu iş, toplumun bir parçası olan ve çıkar ve fikirleri genellikle toplumun geri kalan kısmıyla uyuşan bireyler tarafından yürütülebilir, yürütülmelidir de. Baskı arttıkça, bir gün gelecek, bu bireyler insanlara karşı giriştikleri bu suçları kendi içlerinde artık meşrulaştıramayacaklar. İşte bu noktada rejim baskı gücünü kaybedecek ve hak ettiği akıbetle başbaşa kalacak. İnanıyorum ki bizler, Mısır’da, bu döneme doğru yaklaşıyoruz.
 
Los Angeles Times/Mayıs 2009



Mısır'da İşkence Meşru mu? 22-07-2009