Seçim Sonuçları 2019 | Özel Haber | Detay Haber | | Künye | XML Sitemap |

Press Medya

Press Medya Haber Portalı

Son Dakika

Ahmet Davutoğlu
Ahmet Davutoğlu


Stratejik düşünme zamanı
Foreign Policy dergisinin 2010 ve 2011 için 100 Fikir Adamı listesine giren Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu Cairo Review'in sorularını cevapladı.
31/05/2012, 10:21


CAIRO REVIEW: Türkiye'nin stratejik çıkarlarını bugün nasıl tanımlarsınız?

AHMET DAVUTOĞLU: Türkiye'nin stratejik çıkarları,  içinde bulunduğu bölge ve ötesindeki barış, istikrar, güvenlik ve refahta yatıyor. Türkiye Afro-Avrasya'nın ortasında jeopolitik açıdan eşsiz bir konumda. Bu geniş coğrafya Orta Doğu, Kafkaslar ve Balkanlar gibi krize eğilimli bölgelere komşu. Ayrıca bugüne kadar güvenlik sorunları yüzünden durmuş olan kalkınma ve refah için de büyük bir potansiyele sahip. Bu bölgelerdeki herhangi bir krizin -ister ekonomik ister siyasi olsun- Türkiye ve daha geniş düzeyde uluslararası toplum için doğrudan yansımaları vardır. Bu yüzden bu bölgelerde istikrar olması Türkiye'nin çıkarınadır. İşte bu nedenle Türkiye aktif olarak çevresinde barış ve güvenliği desteklemek için çalışıyor. Komşularla sıfır problem politikamızın merkezinde bu var. Bu politika aracılığıyla komşularımızla sorunlarımızı geride bırakmakla kalmayıp aynı zamanda onların sahip olduğu iç, ikili ya da uluslararası problemleri de çözmelerine elimizden geldiği ölçüde yardımcı olmaya çalışıyoruz.

Dış politikamız da ekonomik çıkarlarımızla şekilleniyor. Türkiye, yarısını gençlerin oluşturduğu büyük bir nüfusa ve canlı bir ekonomiye sahip. Türkiye Cumhuriyeti'nin 100. Yıl dönümü olan 2023 yılına kadar dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasında olmak için uğraşıyor. Buna ilaveten Türk özel sektörü çok faal ve güçlü bir girişimci ruha sahip. Bu da bizim ekonomik aktör olarak daha uzaklara erişmemizi gerektiriyor. Mümkün olduğunca çok ülkeyle ekonomik iş birliği düzeyini artırmak Türkiye için önemli bir öncelik. Küresel ölçekte ilişkilerimizi artırmamızı zorunlu hâle getiriyor. Asya, Afrika ve Latin Amerika'nın, hepsi stratejik çıkar açısından öncelikli bölgeler hâline gelen yeni ortaya çıkmakta olan güçleriyle iş birliğini artırmamızın ve ilişki kurmamızın nedeni de bu.

Türk dış politikasına çıkarlarımızın yanı sıra demokratik değerlerimiz de rehberlik ediyor. Bu en iyi Orta Doğu ve Kuzey Afrika'daki reform çabalarına verdiğimiz destekle görülebilir. Türkiye her zaman yönetimleri halklarının meşru beklentilerine hitap etmeye ve gerekli reformları gerçekleştirmeye teşvik etmektedir. Ne var ki şimdi, bölgede demokrasiye doğru kaçınılmaz ilerleme göz önüne alındığında Türkiye bu süreci desteklemek için adımlarını hızlandırmıştır. Bu ülkelerde demokrasinin halkı yetkilendirecek ve istikrarı güçlendirecek şekilde sağlamlaştırılması bütün bölgenin çıkarınadır. Bu süreç barışçıl bir şekilde ilerlemelidir; etnik ya da hizipsel yeni bölünmeler yaşanmadan. Halkın istediği bu değildir ve böyle tehlikeli bir senaryodan kaçınmak için elimizden geleni yapmalıyız. Türkiye bölgedeki ülkelerde iş birliği hâlinde bu yönde her türlü çabayı göstermektedir.

Türkiye Avro-Atlantik toplulukla ittifakına çok değer vermektedir. NATO üyeliğimiz ile ABD ve Avrupa'daki diğer Batılı ülkelerle stratejik ilişkilerimiz dış politikamızın temel dayanağını oluşturmaktadır. Buna ilaveten Türkiye uzun süredir AB ile müzakerede bulunmaktadır. Bu bağlamda AB üyeliği bizim için stratejik bir hedef olarak durmaktadır.

SORU: Evrimleşen küresel sistemde, tarihin bu noktasında Türkiye'nin rolü nedir?

DAVUTOĞLU: Küreselleşen dünyada ülkeler artık tecrit edilmiş varlıklar değildir. Devletlerin, liderlerin ve halkların günlük bazda birbirleriyle gittikçe artan bir şekilde etkileşimde bulunduğu bir dünyada yaşıyoruz. Hemen hemen her şey -ürünler, insanlar, sermaye ve fikirler- sınırlar arasında hareket edebiliyor ve iletişimde bulunuyor. Dünyanın bir bölümünde olan bir şey aynı anda başka bir köşesinde duyulabiliyor ve dünya çapında ülkelerden hızlı bir tepki alıyor. Bütün bunların ışığında hiçbir ülke kendi kendine var ya da müreffeh olamaz. Bu yapım aşamasındaki yeni dünya düzeni ve Türkiye de bu geçiş sürecinin başarılı bir şekilde tamamlanmasına katkıda bulunmak için elinden geleni yapıyor. Bu bağlamda yeni sistemin şöyle olması gerektiğine inanıyoruz:

- Meşru, adil, şeffaf ve demokratik;
-Temsilî ve tamamen katılıma açık;
- Dünya istikrarı üzerinde etkili faal olan ya da olmayan ihtilafların çözümüyle ilgili;
- Ayrılıkları giderme açısından çözüme odaklı;
- Herkes için güvenlik ve özgürlük kuralına dayalı.

Biz ayrıca bu hedefe ulaşmak için yumuşak ve sert gücün bütün gerekli unsurlarına sahip olduğumuza inanıyoruz. Ve bu yönde nispi avantajlarımızı kullanmaktan da geri durmayacağız. Jeostratejik konumumuz, büyüyen ekonomimiz, geniş bir coğrafyada farklı sosyal ve kültürel dinamikleri anlama becerimiz ve yurt içinde ve uluslararası olarak ileri demokrasiye bağlılığımız önemli değerlerimiz.

Türkiye'nin teşvik etmek ve elde etmek istediği şey; diyalog ve ilişki yoluyla iş birliği, anlayış ve hoşgörüdür. Türkiye'nin çabaları ihtilafları çözmek ya da önlemek üzere tarafları bir araya getirmeye; evrensel değerleri ve insan haklarını savunmaya; haksız muameleye maruz kalmış olanları desteklemeye ve imkânları az olan ülkelerin ekonomik ve sosyal gelişimini teşvik etmeye odaklanmaktadır.

İspanya ile sponsorluğunu yaptığımız Medeniyetler İttifakı girişimi Türkiye'nin bu yöndeki aktif çabalarının bir örneğidir. Benzer şekilde Türkiye ve Finlandiya Eylül 2010'da 65. BM Genel Kurulu sırasında Barış için Ara Buluculuk girişimini başlatmıştır. BM Genel Kurulunda da masaya koyduğumuz bu tasarı Haziran 2011'de oy birliğiyle kabul edildi. Yakın bir zaman önce de 24-25 Şubatta Türkiye, ara buluculuk yapan bütün tarafların birbiriyle etkileşimde bulunabilmesini ve deneyimlerini ve içgörülerini paylaşabilmelerini böylece de barış tesis etmenin farklı yönlerini anlamalarını sağlamak için İstanbul Ara Buluculuk Konferansını düzenledi.

Benzer şekilde Türkiye kendi kuruluşları aracılığıyla çeşitli kalkınma projeleri yürüterek bir bağışçı olarak ortaya çıkmaya başladı. Türkiye uzun vadeli bir bağlılıkla en az gelişmiş ülkelere yardım etmeye kararlıdır. Türkiye geçen mayısta bu ülkelerdeki sürdürülebilir kalkınmayı destekleme düşüncesiyle En Az Gelişmiş Ülkeler Zirvesine ev sahipliği yaptı.

Hepsinin ötesinde Türkiye yeni küresel düzenin parametrelerini oluşturmada rolü olan yapıcı bir güçtür. Becerilerimizin ve yapılması gerekenlerin bilincindeyiz. Dostlarımız ve ortaklarımızla iş birliği hâlinde bölgemizde ve ötesinde olumlu bir rol oynamaya devam edeceğiz.

SORU: Türkiye istediğiniz "stratejik derinliğe" ulaştı mı?

DAVUTOĞLU: Türkiye'nin stratejik derinliği coğrafik ve tarihî derinliğinde yatıyor. Uzun tarihimiz bize çevremizdeki ülkelerle ve topluluklarla eşsiz bir ilişkiler dizisi sağlıyor. Geniş bir coğrafyanın ortasındaki jeopolitik konumumuz diğer yandan bizi, dünyanın geleceğinde önemli olan gelişmelerle ilgilenecek ve bunları etkileyecek bir konuma sokuyor. Bu yüzden sorun stratejik derinliğe ulaşmak değil bunu bölgesel ve küresel barış için kullanmak. Bu da bizim ortak bir geçmişe ve coğrafyaya sahip olduğumuz ülkelerle ortak çıkarlarımızı destekleyecek ve karşılıklı bir iş birliği ve diyalog çerçevesi oluşturacak bir şekilde ilişki kurmamızı gerektiriyor. Bugün, güçlü demokrasisi, canlı ekonomisi ve aktif dış politikasıyla Türkiye stratejik derinliğine yatırım yapacak daha fazla fırsata sahiptir. Bu amaç için de aktif olarak çalışıyoruz.

Örneğin, yüksek düzeyli stratejik iş birliği konseyleri ve vizesiz seyahat rejimleri yaratma çabalarımız, bu stratejik derinliği, halkların ve devletlerin genişleyen iş birliğinden fayda sağladığı işlevsel bir kavrama dönüştürmek yönünde atılan adımlardır. Genel yaklaşımımızın altında yatan ilke; bu geniş bölgeyi, siyasi diyalog, karşılıklı ekonomik bağımlılık ve kültürel anlayış yoluyla istikrarlı, güvenli ve müreffeh bir hâle getirmektir.

Öte yanda stratejik derinlik bölgede ortak çıkar ve hedeflere dayalı bir mülkiyet hissi oluşturulmasına da bağlıdır. Bu sadece çevremizde daha etkin bir bölgesel iş birliği sağlayarak ve bölgesel sistemlerin tamamıyla faal ilişkiler kurarak gerçekleştirilebilir. Bu da beraberinde mevcut bölgesel entegrasyon sistemlerine başvurmayı gerekli kılacak ve yenilerinin oluşturulmasına teşvik edecektir. Türkiye işte bu yüzden çevresinde bölgesel iş birliğini ve bölgesel kuruluşların etkilerini artırmalarını desteklemektedir. Bunun sorunlara, bölge dışından aktörlerin kendi çözümlerini dayatmalarını beklemek yerine bölgesel çözümler bulunması konusunda yardımcı olacağına inanıyoruz.

SORU: Son on yılda Türkiye'nin iç politikası ve siyasi yaşamında önemli değişimler yaşandı. Bu gelişmeler Türk dış politikasını nasıl etkiledi ve şekillendirdi?

DAVUTOĞLU: Türkiye'nin en büyük başarısı ülke içinde demokrasiyi ve ekonomiyi güçlendirmesi oldu. Bunlar aynı zamanda Türkiye'nin etkili dış politikasının arkasındaki başlıca etkenlerdir. Bu tabii ki Türkiye'de 2002'den beri yaşadığımız siyasi istikrar sayesinde mümkün oldu. İstikrarlı, laik, demokratik ve dünyanın en büyük on altıncı ekonomisi olan Türkiye, bölgesel bir güç merkezi hâline geldi; dostluğu ve iş birliği, uluslararası arenada giderek aranır oldu. Bu da bizim daha özgür ve öngörülü bir dış politika izleyebilmemizi sağladı.

SORU: Adalet ve Kalkınma Partisi Türkiye'nin dış politikası için beş yeni prensip belirledi. Özgürlük ve güvenliğin dengelenmesi; komşularla sıfır sorun; önleyici barış diplomasisi; dünya güçleriyle tamamlayıcı ilişkilerde bulunmak ve uluslararası kuruluşlarda aktif rol almak. Bunların başarı ya da başarısızlıklarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

DAVUTOĞLU: Dış politikamız Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün belirlediği "Yurtta barış, dünyada barış" ilkesine dayanmaktadır. Dış politikamız yıllar süresince gelişti ve her zaman bu ilke temelinde pek çok katman ve boyut kazandı. Bu geleneğin üzerine dış politikamıza yeni bir dinamizm kazandırmak ve kendimizi yeni gerçeklere adapte etmek üzere beş yeni prensip sunduk.

Tüm bu prensiplerin somut politikalara dönüştüğünü düşünüyorum. Öncelikle, özgürlük ve güvenliğin dengelenmesi konusunda Türkiye, bir toplumun tüm potansiyelinin açığa çıkarılması için özgürlüklerin artırılmasının ne kadar önemli olduğunun canlı bir örneğidir. Türkiye bu bağlamda dış politika anlayışında güvenlik tedbirlerini azaltmayı başardı. Bu da bize bölgemizi tehditler yerine fırsatlar penceresinden görme şansı tanıdı. Sonuçta komşularımızla ilişkilerimizi geliştirme ve yeni iş birliği sahaları oluşturmada uzun mesafe kaydettik. Güvenlik tedbirlerinden ötürü kendilerini kısıtlayan diğer ülkelere de daha fazla özgürlük arayışına girmeleri için örnek teşkil etmiş, bu yönde ilerlemek isteyenlere güvenilir bir ortak sunmuş olduk. Orta Doğu ve Kuzey Afrika'daki son gelişmeler yaklaşımımızın doğruluğunu kanıtlarken, özgürlükleri genişletme konusunda bize yeni fırsatlar sunuyor.

İkinci prensibimiz olan "komşularla sıfır sorun" ilkesi, tüm komşularımızla sorunlarımızı çözmekten daha derin bir anlama sahip. Ciddi sorunlara ve istikrarsızlık unsurlarına sahip bölgemizin herkesin çıkarına uyacak şekilde bir dostluk ve iş birliği merkezine dönüşmesini hedefledik. Komşularla sıfır sorun politikamızın Orta Doğu'nun tarihî dönüşüm sürecinde ayrıca bir anlam ve önem kazandığına inanıyoruz. Son günlerdeki reform hareketlerinin insanların beklentilerini karşılayacak, aynı zamanda da bölgenin barış ve güvenliğine katkıda bulunacak bir şekilde gelişmesini umuyoruz. Bu gerçekleşirse sıfır sorun politikası temelinde geliştirmeye çalıştığımız iş birliği ruhu daha da güç kazanacaktır. Bu yönde hiçbir çabadan kaçınmıyoruz ve kaçınmamayı da sürdüreceğiz.

Önleyici barış demokrasisi prensibine gelirsek bugün Türkiye'nin uzun vadeli bir vizyona yani yeni bir dünya düzenine dayalı istikrarlı ve güvenli bir bölge vizyonuna göre hareket ettiği aşikârdır. Türkiye'nin çok sayıda ülke ve kuruluşla yeni ve güçlü iş birliği mekanizmaları oluşturmaya çalışması, dünyanın farklı yerlerindeki gelişmelerden haberdar olmamızı ve olayları doğru bir şekilde yönlendirebilmek için gerekli önlemleri alabilmemizi sağladı. Aslında Türkiye'nin bölgedeki gelişmelere diğerlerinden daha hızlı ve etkili bir şekilde cevap verebilmesi, bizi bir sonraki aşamaya götürecek kişilerle çoktan ilişki kurmuş olmamızdan kaynaklanmaktadır. Türkiye'nin sorunların çözümü için aracılık yapma ve kolaylık sağlamada önleyici bir tutum takınması da dış politikamızın bu prensibini yansıtmaktadır. Türkiye'nin bugün Balkanlar'dan Güneydoğu Asya'ya kadar geniş bir alanda gösterdiği çabalar, barış ve güvenliğin korunmasına yardım etmektedir. Böylece sorunlar ortaya çıktıktan sonra müdahale etmek zorunda kalmıyoruz.

Son olarak Türkiye'nin aktif dış politikası uluslararası kuruluşların görev ve politikalarında yansımalarını göstermektedir. Türkiye bugün BM'den, G-20'ye, İslam Konferansı Örgütünden NATO'ya, AGİT'ten Ekonomik İşbirliği Teşkilatına, pek çok uluslararası ve bölgesel kuruluşun faal bir üyesidir. Bu kuruluşları sürekli daha etkin kılacak yöntemler arıyoruz. Uluslararası kuruluşlarda aldığımız aktif rollere örnek olarak BM Güvenlik Konseyini verebilirim. BM Güvenlik Konseyinde 2009-2010 geçici üyelik döneminin ardından, 2015-2016 dönemi için de adaylığımızı sunduk. Küresel ekonomi yönetiminde yeni bir yapı hâline gelen G-20'deki aktif rolümüz de Türkiye'nin çok taraflı diplomasideki önemini göstermektedir.

Kısacası dış politikamızın beş ilkesini işler hale getirmede çok yol kat ettik. Bu prensipleri sürdürecek, aktif bir şekilde uygulanmalarını sağlayacağız. Bu kendi millî çıkarlarımız için gerekli olmasının yanı sıra iş birliği ve diyaloğa dayalı bir uluslararası ortam yaratılmasını da sağlamaktadır.

SORU: Son on yılda gösterdiğiniz büyük ekonomik başarının ardından -özellikle yabancı yatırımları ve ticareti artırdınız- önümüzdeki on yılda ne tür zorluklarla karşılaşacağınızı düşünüyorsunuz?

DAVUTOĞLU: Türkiye'nin kısa süre önce ciddi bir ekonomik kriz yaşaması, bizi ciddi ekonomik reformlar yapmaya zorladı. Bu reformlar ve Türk özel sektörünün girişimci ruhu sayesinde, Türkiye ekonomisi bugün daha güçlüdür ve hızla büyümektedir. Türkiye, Avrupa ülkelerinin çoğu küresel ekonomik krizin durgunluk, negatif büyüme ve işsizlik gibi kötü etkileriyle boğuşurken 2010'da yüzde 9, 2011'de ise yüzde 7,5'lik bir büyüme gösterdi. 1 trilyon dolarlık GSYİH ile Türkiye dünyanın on altıncı, Avrupa'nın ise altıncı en büyük ekonomisi durumunda. Türkiye'nin ekonomik büyümesi şu ana dek komşularımızın da yararına oldu. Komşularımızın toplam ticaret hacmimizdeki payları son on yılda yüzde 8'den 30'a yükseldi. Ancak Avrupa ülkeleri Türkiye'nin dış ticari ortaklarının büyük bir kısmını oluşturduğu için Avrupa'daki ekonomik krizin bizim için de önemli bir sorun teşkil ettiğini görüyoruz. Avrupa liderlerine gerekli önlemleri zamanında almaları gerektiğini bu yüzden söylüyoruz. Türkiye bu bağlamda krizden çıkışı sağlamak için elinden gelen her şeyi yapmaya hazırdır. Uzun vadede AB üyeliğimizin büyük bir fark yaratacağına, AB'yi dünyada daha güçlü bir aktör hâline getireceğine inanıyoruz. Hedefimiz Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunun 100. yılı olan 2023'e kadar Türkiye'yi dünyanın en büyük on ekonomisinden biri yapmak.

SORU: 11 Eylül olaylarının Batı ile İslam çatışmasına dair büyük tartışmalar yaratmasının üzerinden on yıl geçti. Bu "medeniyet" çatışması konusunda görüşleriniz nelerdir?

DAVUTOĞLU: Sanırım bu soruyla Samuel Huntington'ın "medeniyetler çatışması" teorisine atıfta bulunuyorsunuz. 1994'te yayımlanan "Çıkarlar Çatışması: Dünya Düzeni/Düzensizliğinin Tanımı" adlı makalemde bu teori karşıtı gözlemlerimi detaylı bir şekilde aktardım.

Makalemde de belirttiğim gibi Huntington'ın teorisinin soğuk savaş sonrası dönemde uygulanan dış politika tedbir ve girişimlerini haklı çıkaracak, statüko odaklı, ideolojik bir formül olduğunu düşünüyorum. Bu formülü oluştururken Batılı olmayan medeniyetleri mevcut kriz ve ihtilaflardan ötürü haksız bir şekilde suçlamakta, Batılı güçlerin sorumluluklarını reddetmektedir. 11 Eylül saldırılarından sonra Huntington'ın teorisi ne yazık ki daha çok dikkat çekmiş; İslam'ın terör ve radikal hareketlerle bağlantılı olduğuna dair çarpık bir anlayışın yerleşmesine neden olmuştur. İslamofobi çevresinde şekillenen bu anlayış, bugün Müslümanlara karşı gösterilen, ayrımcılıktan farksız, haksız tepkinin başlıca nedenidir. Müslüman dünyasının potansiyel bir düşman olarak sunulması, Müslüman ülkelerde zamanla Batı çıkarlarını korumak için baskıcı eğilimler benimsenmesine, böylece Müslüman dünyasının evrensel demokratik değerlerden mahrum kalmasına neden olmuştu.

Toplumsal ve felsefi gerçekler yerine siyasi ve ekonomik çıkarlara dayanan bu gibi teorilerin neden desteklendiği üzerinde daha fazla durmayacağım. Aslında Müslüman dünyasını tehdit olarak ilan etmenin en temel nedeni, Müslüman dünyasının jeopolitik, jeoekonomik ve jeostratejik imkânları ve bu imkânları denetime almak için girişilen stratejik ve planlı faaliyetleri aklama ihtiyacıdır.

Çatışma teorilerinin medeniyetler arası ilişkiler için esas teşkil ettiği görüşünü katiyen reddediyorum. Medeniyetler arası farklılıkların çözümünde diyaloğu ve serbest paylaşımı teşvik eden, kırılmaların yerine ortak evrensel değerleri vurgulayan barışçı yolların bulunması gerektiğine inanıyor ve bunu istiyorum. Medeniyetler tarihinin sadece çatışmalardan ibaret olmadığı, ülkeler arasında dinamik ve barışçı iş birliği ve etkileşim örneklerinin de olduğu gerçeği bunun gerçekleştirilebilir bir hedef olduğunun iyi bir kanıtıdır. Türkiye işte bu anlayışla İspanya ile birlikte Medeniyetler İttifakı girişimini destekledi. Bu proje 120 üyesi olan bir BM projesine dönüştü. Bu girişimin başarısı bile tek başına kültürel ve dinî farklarımıza bakmaksızın ortak emel ve hedeflerimizin olabileceğinin bir kanıtıdır.

SORU: Önemli bir dış politika kuramcısı olarak biliniyorsunuz. İlginizi en çok hangi küresel düşünürler ve hangi ülkelerin dış politikaları çekiyor?

DAVUTOĞLU: Bugün küreselleşen dünyada büyük ya da küçük olsun tüm ülkelerin dünya barış ve güvenliğine değerli katkıları bulunmaktadır. Rollerinin önemine göre hiçbir ülke arasında ayrım yapamam. Daha çok potansiyellerini nasıl kullandıkları ve sahip oldukları artı değerleri nasıl öne çıkarttıklarıyla ilgileniyorum. Daha geniş bir çerçeve, ülkelerin ortak pay alacağı yeni bir dünya düzeni oluşturmak da önemli. Karşı karşıya olduğumuz küresel sorun ve anlaşmazlıkları yenmenin tek yolunun eşitlikçi, iştirakçi ve sentezleyici bir dünya düzeninden geçtiğini düşünüyorum. Bu şekilde bir düzen getirmeye çalışan ülkelere saygı duyulması gerekiyor. Günümüzde uluslararası toplumun böyle bir dünya düzeninin gerekliliği konusunda fikir birliğine varmış olması beni gelecek konusunda daha umutlu kılıyor.

Bu yeni düzenin kavramsal temelini oluşturabilmek için düşünür ve kuramcılara da ihtiyacımız var. Bu kişilerin çalışmaları bizim de isteğimizi güçlendirecek, gerçekle bağlantıyı sağlayacaktır. Belirli çevrelere güvenmektense bu düşünsel desteğin tüm dünyadan toplanması son derece önemlidir. Bu bağlamda Asya, Afrika ve Latin Amerika'dan düşünür ve akademisyenlerin analiz ve değerlendirmeleri oldukça etkileyicidir. Bu, insanlığın daha iyi bir dünya özleminin ne kadar evrensel olduğuna dair bir başka kanıttır. Bu yüzden hiçbir kimsenin ve ülkenin katkısından mahrum kalmamalıyız.

SORU: Arap baharının yaklaştığını fark etmiş miydiniz?

DAVUTOĞLU: Benim açımdan bekleniyordu; bölgede değişim ve demokratik dönüşüme yönelik ihtiyacın farkındaydık. Belki hatırlayacağınız gibi Stratejik Derinlik (Nisan 2001) isimli kitabımda Arap ülkelerindeki istikrar ve siyasi deneyimin sosyal meşruiyete dayanmadığının ve böylesi istikrarın değersiz olduğunun altını çizmiştim. Aynı zamanda Arap milliyetçiliği ve Arap dünyasındaki meşruiyet krizinin bu ülkelerdeki siyasi liderlik yapılarını etkileyeceğini de ileri sürmüştüm. Bu itibarla 2000'lerin ilk yıllarında bölgede siyasi ve ekonomik reformların hayata geçirilmesi; insan onuru, insan hakları ve özgürlüklerinin olduğu kadar hukukun üstünlüğü, şeffaflık, sorumluluk ve kadın-erkek eşitliği gibi evrensel değerlerin de korunması gerektiğinin önemini vurgulamaya başlamıştık.

SORU: Genel olarak, Arap ayaklanmalarına neden olan faktörler nelerdi?

DAVUTOĞLU: Protestolar ülkelerin kendi içlerinde ve yıllarca süren özgürlük, şeffaflık, sorumluluk, demokrasi ve sosyal adalet arzuları ile tetiklendi. Bu hareketlerin itici gücü baskı altında ve ekonomik güçler içerisinde yaşamak istemeyen genç kuşak oldu. Huzursuzluk, eylemciler tarafından tüm bölgedeki protestoların örgütlenmesi için kullanılan sosyal ağ siteleri kanalıyla daha geniş bir çevreye yayıldı.

SORU: Arap isyanları Orta Doğu'yu nasıl değiştirecek? Ya da değiştirecek mi?

DAVUTOĞLU: Bölgedeki değişim süreci zaman alacaktır. Süreç doğrusal olmayacaktır ve iniş çıkışlar yaşanacaktır. Ancak bunun geri dönüşü olmayacaktır. Saati geri almak mümkün değil, çünkü değişim baskısını sürükleyen demografi. Bugün Arapların yüzde 60'ı otuz yaşın altında. Bunların çoğu kendilerine daha iyi yaşam koşulları sağlamayı bile denememiş rejimlerin yönetiminde yetiştiler. Arap baharı özgürlük ve güvenlik arasında; birlik, barış ve istikrarın geliştirilmesi için adil bir dengenin kurulmasını gerekli kıldı. Bu ihtiyaç, halkın özgürlük, adalet ve demokrasi arzuları göz önüne alındığında, yöneten ile yönetilen arasındaki meşruiyet boşluğunu gidermek üzere sosyal bir anlaşmayı gerekli kılıyor. Bu hiçbir zaman kolay olmamıştır ve şimdi de kolay olmasını gerektirecek bir neden yok.

En büyük zorluk siyaset, ekonomi ve güvenlik alanlarında aynı anda reform gerçekleştirmek. Bir yandan demokratik kurumlar oluşturmak ve onları işler hâle getirmek durumundasınız; diğer yandan halkın iş, eğitim, gıda ve sağlık gibi ihtiyaçlarını kalıcı çözümler üretmek zorundasınız. Şüphesiz ki önümüzdeki on yıllar bu kemikleşmiş çarpık düzenin erdemli bir düzene dönüşmesi için yapılacak mücadeleye tanıklık edecektir. Belki bazıları bunu yapacak bazıları yapamayacak. Ancak başaranlar kader ortaklarına yolu açacaklar. Bu halk hareketlerinin gidişatı bölge halklarınca belirlenecek. Diğer bir deyişle Orta Doğu'daki değişimin ilerleyişini ve kapsamını halk belirleyecek.

SORU: İlk olarak Tunus'taki protestolar ve sonrasında Mısır ve diğer yerlerdeki Arap baharına ilişkin olarak Türk hükûmetinin tepkisi konusundaki kişisel görüşünüz nedir?

DAVUTOĞLU: Bölgedeki halk hareketleri karşısında ilkeli bir duruş sergiledik. Bu tutumun iki dayanak noktası vardı: daha fazla şeffaflık ve meşruiyet ve sorumluluk için reformları desteklemek ve ülkeleri barışçıl yoldan dönüşüme ikna etmek. Daima rejimlerin değişim bayrağını kendilerinin taşımasını savunduk. Bölgede sürdürülebilir güvenlik ve istikrar ancak halkın haklı isteklerinin yerine getirilmesi sayesinde mümkün olabilir. Bölgedeki müttefiklerimizi vakti geldiğinde bu değişim için gerekli reformları gerçekleştirmeye teşvik ettik.

Türkiye daima şiddet ve halka karşı güç kullanmanın kabul edilemez olduğunu vurguladı. Her ülkenin egemenliği, özgürlüğü, toprak bütünlüğü ve siyasi bütünlüğü korunmalı ve bunlara saygı gösterilmelidir. Aynı zamanda bu sürecin, bölgede hizipçi, etnik ve ideolojik çatışmayı körüklemek isteyen aşırılık yanlılarınca kötüye kullanılmasına izin verilmemelidir. Türkiye daima değişimin kapsamının ve dinamiklerinin ülkeden ülkeye değişeceğini vurguladı. Bu nedenle değişim içerisindeki ülkelere "tek beden herkese uyar" anlayışı uygulanamaz. Gerekirse Türkiye, ilgilenen tüm ülkelerle kendi deneyimlerini paylaşmaya hazırdır.

SORU: Arap dünyasındaki ayaklanmalar Türkiye için bir kriz ya da fırsat doğurur mu?

DAVUTOĞLU: Komşularımızda demokratik ve anayasal sistemlerin hayat bulduğunu görmek isteriz bu nedenle tüm dini inançlar ve cemaatler uyum ve barış içerisinde çok kültürlü bir yapıda bir arada var olabilir. Bu aynı zamanda bölgede barış, güvenlik ve istikrarın sağlanması için tek yol. Şayet süren hareketler demokratik sistemlerin kurulmasında başarı sağlayabilirlerse bu durum kesinlikle Türkiye'nin çıkarına olacaktır. Türkiye demokratik kültürü ve tarihi deneyimi ile bölgedeki değişim ve dönüşüm süreçlerini desteklemeye dönük çabalarını esirgemeyecektir. Ancak önümüzdeki en büyük zorluklardan biri de bölgede, halk hareketlerinin ardından hizipçi kimlikler sivrilirken gelişmeye başlayan yeni bir tür kutuplaşmanın önüne geçmek olacak. Türkiye bölgesel ve uluslararası aktörler ile irtibat dâhilinde devam eden değişim ve dönüşüm süreçlerinin başarıya ulaşması için çaba sarf edecektir.

SORU: Türkiye yeni-Osmanlıcılık kuşkularına -"stratejik derinliğinizin" Türkiye'nin Arap dünyası üzerinde hegemonya kurma anlamına geldiği yönündeki görüş- nasıl tepki veriyor?

DAVUTOĞLU: Bizi belirli çevreler yeni-Osmanlıcılık gündemi peşinde koşmakla suçluyor. Bu iddialar temelsiz. Bölgede sahip olduğumuz ortak tarih ve coğrafya bizi gelişmelere karşı aktif bir politika sürdürmeye zorluyor. Türkiye bölgede demokrasi temelinde barış, güvenlik ve istikrarın temin edilmesini istiyor. Türkiye'nin bölge üzerinde gizli bir gündemi yok. Amacımız bölge sınırları içerisinde bir barış, istikrar, güvenlik ve refah kuşağı oluşturmak üzere çalışmak. Türkiye'nin Arap ülkeleri ile ilişkilerini tanımlayacak kilit kelime "hegemonya" değil "karşılıklı iş birliğidir". Bu nedenle bu kuşkular yersizdir.

SORU: Türkiye'nin bölgedeki eski rejimlerle -Mısır'da Mübarek, Suriye'de Esad örneğindeki gibi- yürüttüğü ikili ilişkilerden pişmanlık duyuyor musunuz?

DAVUTOĞLU: Tarih kendi halkları nezdinde meşruiyetini kaybeden rejimlerin var olmayı başaramadıkları hikâyelerle dolu. Türkiye açısından asıl olan rejimler değil halklardır ve sonunda ayakta kalacak olan halklardır, rejimler değil. Bu nedenle Türkiye sürekli olarak Arap baharını getiren halkların demokrasi ve özgürlük isteklerinin yanında oldu.

SORU: Türkiye'nin ordunun iyi ya da kötü siyasete ve hükûmete müdahalelerini tecrübe ettiği -Türk modeli- deneyimleri Mısır'ın demokratikleşmesi için bir ders içeriyor mu? Batılı ve İsrailli bazı uzmanlar Mısır'daki seçimlerde -militan bir gündeme sahip İslami bir devlet ortaya çıkması korkusu ile-  İslamcı partilerin başarıları karşısında endişe duyduklarını dile getirdiler Bu endişeleri paylaşıyor musunuz?

DAVUTOĞLU: Türkiye ve Mısır, derin kökleri bulunan ve bozulmaz ortak tarihe, kültüre ve coğrafyaya sahip iki dost ve kardeş ülkedir. Mısır muazzam bir tarihî ve kültürel geçmişe sahiptir. Dünyadaki en önemli uygarlıklardan birisidir. Osmanlı zamanlarında Mısır'da reform sürecinin başladığı unutulmamalıdır.

Yıllardır bölgesinde demokratik dönüşümleri destekleyen Türkiye, Mısır'daki barışçı devrimi memnuniyetle karşılamakta ve Mısır halklının egemenliğinden yana tercihine saygı duymaktadır. Mısır halkı gelecek nesillerine demokrasi, özgürlük, istikrar ve refah getirecek olan tarihî bir yolculuğa çıkmıştır. Mısır'ın demokratik vizyonuna inanıyoruz ve Mısır halkının birliğine, egemenliğine ve kararlılığına olan inancımız tamdır. Mısır'daki demokratik dönüşüm sürecinin bölgeye etkisi büyüktür ve başarısı diğer ülkeleri de etkileyecek bir emsal teşkil edecektir.

Mısır'ın demokratik dönüşüm sürecinde elde edilen ilerleme, ülkenin geleceği ile ilgili iyimserliğimizi daha da artırıyor. Mısır halkı 25 Ocaktaki Tahrir devriminin ilk yıl dönümünü kutladı. Mutluluğunuzu ve gururunuzu paylaşıyoruz. Millet Meclisi için yapılan seçimlerin sonucu ve Meclisin devrimin yıl dönümünden önce işe başlaması önemli bir aşama.

Gelecekte yaşanabilecek zorlukları küçümsemiyoruz. Dönüşüm sürecinin tamamlanması için daha kat edilmesi gereken uzun bir yol olduğunun da farkındayız. Bu süreçte inişler ve çıkışlar olacaktır. Mısır halkı uzun bir zamandır tam demokratik bir sistem ve daha iyi bir yaşam arzuluyor. Süreç hassas ve zorluklarla dolu. Talepler ve beklentiler doğal olarak yüksek ve zamanın yanı sıra kaynaklar da sınırlı. Halkın arzularının yerine getirilmesinde yaşanacak gecikme daha fazla düş kırıklıklarına ve kırgınlıklara neden olur. Toplumsal gerginliğin arttığı zamanlarda ortaya çıkan şiddet olayları böylesi hassas zamanlarda toplumsal düzeni sağlamanın ne kadar zor olduğunu bize hatırlatıyor. Kısacası, bir taraftan sosyoekonomik ve siyasi zorluklarla mücadele etmek bir taraftan da dönüşümü barış ve istikrar içerisinde gerçekleştirmek kolay bir iş değil.

Yine de Mısırlı kardeşlerimizin uzlaşı ve diyalog anlayışı ile yoluna devam edeceğine ve bu tarihî süreci başarıyla sonuçlandırmak için ulusal birlik ruhunu korumak üzere elinden gelenin en iyisini yapacağına inanıyoruz. Mısır halkının azimli, kararlı ve gayretli çabaları sayesinde Mısır'ın bu zor zamanlardan eskisinden daha müreffeh biçimde çıkacağına inanıyoruz. Cumhurbaşkanı (Abdullah) Gül ve Başbakan (Recep Tayyip ) Erdoğan'ın mart ve eylül aylarındaki ziyaretlerinin yanı sıra benim gerçekleştirdiğim altı ziyaret gösteriyor ki Türkiye demokrasiye yolculuğunda Mısır halkına tam destek olmaktadır.

Her ülke kendi sosyopolitik ve tarihî geçmişinin şekillendirdiği eşsiz bir karaktere sahiptir. Bu nedenle Türkiye'nin kendisini rol model olarak sunmak istemediği gibi öyle görülmesini de istemiyoruz. Türkiye'nin bugünkü durumuna gelmesi yıllarca süren demokratik deneyiminin bir sonucudur. Dahası Türkiye'nin demokrasi deneyimi sadece sivil-asker ilişkilerinin evrimiyle ilgili değil toplumun tamamını kuşatan yapı ile ilgilidir. Bence Türkiye deneyimi, demokrasiye ve çoğunluğu Müslüman bir toplumda laikliğe uyum sağlama kabiliyeti ile bu bakımdan Mısır da dâhil dönüşüm içerisinde olan bölge ülkelerine ilham sağlayabilir. Gerekirse Türkiye kendi demokratik deneyimini ilgilenen tüm ülkelerle paylaşmaya hazırdır.

Şu an böylesi modası geçmiş önyargıların ve İslami yönelime sahip siyasi partilere karşı kuşkuların ötesindeyiz. 2006 yılında Filistin'deki özgür ve adil seçimlerden başlayarak daima demokratik biçimde seçilen siyasi oluşumların idari görevlerini üstlenmelerine ve yerine getirmelerine izin verilmesi gerektiğine inanıyoruz. Demokrasiler ancak pratikle olgunlaşır. Ancak uluslararası toplum Filistin örneğinde bu gerçeği fark etme konusunda başarısız olmuştur ve bu başarısızlık barış süreci konusunda Filistin'in siyasetini olumsuz biçimde etkilemeye devam etmektedir. Bu nedenle genel olarak Arap baharı bağlamında ve özel olarak Mısır örneğinde uluslararası toplum bu hatayı tekrarlamamalıdır.

Diğer taraftan iktidara demokratik bir seçimle gelmek idare yetkisinin yanı sıra bazı sorumlulukları da getirir. Bu sorumluluklar hukukun üstünlüğünün sağlanması, iyi bir idare, sorumluluk, şeffaflık; kadın hakları ve azınlık haklarının korunması da dâhil temel hak ve hürriyetlerin teminini de içermektedir. Son tahlilde demokrasilerde asıl olan halkın isteğidir. Tabii ki tam demokratikleşme özgür ve adil seçimlerin yanı sıra kurumları da ilgilendiren uzun ve çetin bir yoldur.

SORU: Türk dış politikası Suriye'de ortaya çıkan siyasi krizi nasıl değerlendirip ele almaktadır?

DAVUTOĞLU: Suriye bizim için yalnızca bir komşu ülke değildir. Ortak bir geçmişimiz ve oldukça uzun bir kara sınırımız bulunmaktadır. Yan yana yaşamak bizim kaderimizdir. Halklarımız akrabalık ilişkileriyle birbiriyle bağlanmıştır. Bu nedenle 910 kilometre uzunluğundaki sınırımızın diğer tarafında yaşanan gelişmelerden uzak kalamayız.

Suriye halkına yardım eli uzatma kararlılığıyla söz konusu ayaklanma ortaya çıkmadan önce Suriye liderliğiyle irtibata geçtik. Vatandaşlarının onurlu bir şekilde yaşamaları için gereken temel taleplerini göz önünde bulundurmamaları durumunda Suriye'nin, Arap baharının bir sonraki durağı olabileceği konusunda ülke yönetimini açık bir şekilde uyardık. Suriye halkının yasal taleplerini yerine getirmek için atılması gereken zorlu adımlar konusunda yardımcı olmak için demokratikleşme alanındaki deneyim ve tecrübelerimizi Suriye yönetimiyle paylaşma teklifinde bulunduk.

Başbakan danışmanlığı görevine geldiğimden bu yana Suriye'yi toplam 62 kez ziyaret ettim. Suriye yönetimine gerekli reformları hatırlatmak için Devlet Başkanı Beşar Esad'ı ise 3 kez ziyaret ettim. Suriye'deki reform süreci hakkında bir yol haritası bile hazırladık. Ancak reform konusunda bize verilen sözler tutulmadı. Türk hükûmetinin aralıksız sürdürdüğü çabalara rağmen Suriye yönetimi, sokak gösterilerinin acımasız bir şekilde bastırıldığı çıkmaza girmiş bir politikayla kendi vatandaşlarıyla karşı karşıya gelme yolunu seçti.

Suriye'deki gelişmeler, ölü sayısının her geçen gün artmasıyla birlikte uluslararası toplumun başlıca endişe kaynağı hâline geldi. Suriye'nin gelmiş olduğu nokta uluslararası barış ve güvenliği tehdit etmektedir. BM Güvenlik konseyinin harekete geçme olasılığı düşük olduğundan uluslararası toplum, bölgedeki mevcut koşulları göz önünde bulundurarak seçenekleri yeniden gözden geçirmelidir.

Komşu ülke olması nedeniyle Suriye'deki gelişmelerden ilk olarak etkilenen Türkiye bölgesel ve uluslararası aktörlerle birlikte, ülkedeki katliamı durdurmak ve siyasi değişim sürecinin önünü açmak için gereken tüm çabayı göstermeye devam edecektir. Türkiye olarak ülkedeki sorunu çözmek adına ilk önce ikili düzeyde gereken her şeyi yaptık daha sonra ise Arap Birliği ve BM Güvenlik Konseyi ile irtibata geçtik. Artık Suriye konusunda uluslararası toplumun tüm ilgili ülkelerinin katılımıyla uluslararası bir platformun kurulması için harekete geçmeliyiz. 24 Şubatta Tunus'ta düzenlenen toplantının ("Suriye'nin Dostları") uluslararası topluma, uzun süredir ertelenen mesajları Suriye yönetimine gönderme fırsatı tanımasını ve Suriye halkının çektiği ızdırabı azaltmasını umuyoruz.

SORU: Devlet Başkanı Esad'ın söz konusu kriz ve çözümü konusundaki rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

DAVUTOĞLU: Suriye'de yaşananlar ülke yönetiminin uzlaşmaz tavrı nedeniyle trajik boyutlara ulaşmıştır. Suriye rejimi yalnızca kendi halkının haykırışını görmezden gelmemiş aynı zamanda protestoculara yönelik uygulanan şiddeti ve güç kullanımını durdurmasına ilişkin yapılan uluslararası çağrılara da kulak tıkamıştır. Bu çerçevede, mevcut krizin başlıca sorumluları Devlet Başkanı Esad ile yakın çevresidir. Bu kriz gözlerimizin önünde ülkeyi kasıp kavurmaktadır. Yaşanan katliamı durdurmak ve Arap Birliğinin girişimleri ve çizdiği yol haritasıyla ülkede barışçıl bir değişim sürecini başlatmak yine Devlet Başkanı Beşar Esad'ın elindedir.

SORU: Üçüncü şahıslar için Suriye'dekine benzer bir krizi ele almanın en etkili yolu nedir?

DAVUTOĞLU: Suriye'deki krizi ele almanın en etkili yolu uluslararası toplumun bir bütün olarak ortak bir tutum sergilemesidir. Esad rejimi ancak bu tutumdan sonra sürdürdüğü politikanın yalnızca katliama neden olduğunu anlayabilir. Suriye ile 910 kilometre uzunluğundaki bir sınırı paylaşan Türkiye, ülkedeki krizin çözümüne ilişkin sarf edilen çabaların merkezinde bulunmaya devam edecektir. Arap Birliği bölgesel bir kuruluş olması dolayısıyla uluslararası toplumun çabalarının yönlendirilmesinde bir eksen görevi üstlenmektedir. Krizi sonlandırmaya ilişkin bir formül bölge tarafından üretilmeli ve uluslararası toplumun desteğiyle uygulamaya konulmalıdır.

SORU: Suriye'deki istikrarsızlık -şiddetten kaçan birçok mültecinin akın etmesi veya ülkenin bir Kürt bölgesine sahip olması nedeniyle- Türkiye'ye yönelik bir tehdit oluşturmakta mıdır?

DAVUTOĞLU: Suriye'de giderek kötüleşen durum yalnızca bölgesel değil uluslararası güvenlik ve istikrara ilişkin bir tehdit oluşturma potansiyeline sahiptir. Türkiye ve Suriye halklarının sahip oldukları yakın ve derin tarihî ve kültürel bağların yanı sıra Türkiye en uzun kara sınırını Suriye ile paylaşmaktadır. Türkiye'nin Suriye'de yaşanan olumsuz gelişmelerden etkilenmeyecek olması düşünülemez. Olayla ilgili tüm Türk yetkililer durumu ihtiyatlı bir şekilde takip etmekte ve Suriye'den kaynaklanacak herhangi bir istikrarsızlığa ilişkin gerekli tedbirleri almaya hazırdır. Bunlar arasında kitlesel mülteci göçü de bulunmaktadır.

SORU: Türkiye ile İsrail ilişkilerinin bir daha eski düzeyine ulaşmayacağı yönündeki spekülasyonlara katılıyor musunuz? Başbakan Erdoğan'ın Davos'u terk etmesi ve filo olayına ilişkin öfkesi göz önüne alındığında Türkiye'nin İsrail'e ilişkin siyasetinin "duygusal" bir boyuta taşındığını söyleyebilir miyiz?

DAVUTOĞLU: Orta Doğu barış sürecindeki bazı olumlu gelişmeler Türkiye'nin İsrail ile ilişkilerine de yansımıştır. Madrid Barış Konferansı ve Oslo Barış Antlaşması sonrasında Türkiye 1990'ların başlarında İsrail ile ilişkisini ilerletmiştir. Yıllar geçtikçe Türkiye ile İsrail daha iyi ilişkiler kurmuş ve bu ilişkilerin Orta Doğu barış sürecine hizmet etmesi amaçlanmıştır. Ancak İsrail'in eylemleri ve izlediği politika bölgedeki barış ve istikrara zarar vermiş ve ikili ilişkilerimizi olumsuz bir şekilde etkilemiştir. 1956'daki Süveyş Kanalı krizi, 1980'de İsrail'in Doğu Kudüs'ü ilhak etmesi ve İsrail'in işgal altındaki Filistin topraklarına düzenlediği zalim askerî saldırılar, özellikle de 2008 Aralık ayında yapılan "Dökme Kurşun Operasyonu" bunlar arasında yer almaktadır.

İsrail'in 31 Mayıs 2010 tarihinde açık denizdeki bir uluslararası insani yardım konvoyuna düzenlediği, 9 masum sivilin hayatını kaybettiği ve birçoğunun da yaralandığı saldırı ilişkilerimizin kaçınılmaz bir şekilde bozulmasına neden olmuştur. Söz konusu saldırı açık bir şekilde uluslararası hukuku ihlal etmiştir. İsrail bu olay nedeniyle yalnızca Türkiye değil tüm uluslararası toplum tarafından eleştirilmiştir.

Söz konusu zalim saldırı Türk halkının kalplerinde ve akıllarında silinmeyecek bir iz bırakmıştır. İsrail tarafından işlenilen suç basit bir savunma değildir. İsrail yalnızca uluslararası hukuku değil aynı zamanda en temel insani değer olan yaşama hakkını da ihlal etmiştir. Yine de biz geçtiğimiz 21 ay boyunca sorumlu ve sağduyulu bir şekilde hareket ettik. Olayla ilgili beklentilerimiz makul ve gerçekçiydi. İsrail, bu gerçeğe rağmen ve uluslararası ilişkilerin genel uygulamasına ters düşecek şekilde Türkiye'nin yasal taleplerini şimdiye kadar yerine getirmeyi başaramamıştır. Bu talepler arasında özür dilenmesi, tazminat ödenmesi ve Gazze'ye uygulanan ablukanın sonlandırılması yer almaktadır. Hiçbir ülke, vatandaşlarının yabancı güçler tarafından açık denizde öldürülmesine ve diğer yolcuların kötü muameleye maruz bırakılmasına göz yumamaz.

Türkiye'nin talepleri oldukça açıktır. İsrail özür dilemeli ve tazminat ödemelidir. Gazze'ye uygulanan gayrimeşru abluka kaldırılmalıdır. İsrail hükûmeti bir seçim yapmalıdır. İsrail, gerçek güvenliğin yalnızca gerçek barışla tesis edilebileceğini anlamalıdır. İsrail'in büyük resmi görmesini ve kendi çıkarlarına en iyi hizmet edecek yolu bulmasını umuyoruz. İlişkilerimizin normalleşmesi İsrail'in atacağı adımlara bağlıdır.

SORU: Türkiye'nin, İsrail ile Suriye arasındaki bir barış anlaşmasında yaptığı ara buluculuk girişiminde siz de yer almıştınız ve bu anlaşma bir ölçüye kadar başarılı oldu. Ara buluculuk görevinizin iç yüzünü ve bu anlaşmaya ne olduğunu söyleyebilir misiniz? Bir İsrail-Filistin anlaşmasının olasılığı nedir?

DAVUTOĞLU: İsrail-Filistin anlaşmazlığı Orta Doğu'nun merkezinde yer alan bir konudur. Son dönemde bölgemizde yaşanan önemli değişiklikler bu sorunun çözümünü her zamankinden daha mühim bir hale getirmiştir. Türkiye bağımsız, özerk ve gelişebilen, Doğu Kudüs'ün başkent olacağı ve İsrail devleti ile barış içinde yaşayan bir Filistin devletinin kurulmasına vesile olacak iki devletli bir çözümü desteklemektedir.

İki taraf arasındaki müzakerelerin başlamasına ilişkin her türlü çabayı memnuniyetle karşılar ve destekleriz. Ancak anlamlı müzakerelerin yapılabilmesi iki tarafın aynı düzeyde olmasıyla mümkündür. İsrailliler 1948 yılından bu yana kendi devletlerinin keyfini sürerken Filistinlilere yıllarca böyle bir hakka sahip olmadıkları söylendi. BM tarafından tam olarak tanınma çabasıyla Filistinliler tarafından atılan adımlar böylesi bir tek taraflı yaklaşımı gündem dışı bırakabilir. Söz konusu dengesizliğe değinmenin tam zamanıdır. İsrail her anlamda kendisiyle eşit seviyede bir ülkeye sahip olmalıdır. Filistinliler tanınmış bir devlete sahip olmalıdır.

Barış çabalarının önündeki ilk engel İsrail hükûmetinin işgal altında bulunan Filistin topraklarındaki Yahudi yerleşim yerleri konusundaki uzlaşmazlığıdır. İsrail'in Batı Şeria ve Doğu Kudüs'te devam ettirdiği yerleşim bölgesi inşaatları konusunda derin endişe duymaktayız. Yerleşimler hem uluslararası hukuku hem de Yol Haritası taahhütlerini ihlal etmekte ve iki devletli bir çözüm vizyonunu tehlikeye atmaktadır. Eğer barış süreci gerçek anlamda yeniden canlanır ve başarıyla sonuçlanırsa İsrail kendini, özellikle 1967 sınırları konusundaki nihai konum parametrelerine riayet etmeye adamalıdır.

Türkiye Orta Doğu barış sürecinin İsrail-Filistin, İsrail-Suriye ve İsrail-Lübnan olmak üzere üç rotada ilerleme kaydetmesi gerektiğine inanmaktadır. Türkiye bu anlayışla geçmişte İsrail ile Suriye arasında ara buluculuk yapmıştır. Her iki taraf doğrudan müzakerelere başlamak üzereyken bu süreç İsrail'in Gazze Şeridi'ne düzenlediği saldırıyla sekteye uğramıştır. Bölgedeki koşulların normalleşmesiyle bu rotanın da bir an önce canlanmasını umuyoruz.

SORU: Türkiye ile Brezilya'nın İran'ın nükleer programına ilişkin sorunun çözümü konusunda sarf ettikleri bir çaba olan Tahran Bildirisine de dâhil oldunuz. Bu girişim bir başarı mı yoksa başarısızlık mıydı?

DAVUTOĞLU: Tahran Ortak Bildirisini bir başarı veya başarısızlık olarak değerlendiremeyiz. Bu, İran ile yaşanan uzun süreli diplomatik anlaşmazlığın çözümü adına uluslararası toplumun kaçırdığı bir fırsattır. Tahran Ortak Bildirisi İran ile samimi bir diplomatik iş birliğinin sonuç verebileceğini ortaya koymuştur. Eğer Bildiride yer alan öneri uygulanabilseydi bu, İran'ın nükleer programı konusunda yapıcı bir diplomatik sürecin başlamasına yardımcı olabilirdi. Güven inşa eden tedbirlerin, doğru bağlamda ele alınmaları durumunda ortaya konabileceğine inanıyoruz. Tahran Ortak Bildirisi gelecekteki çabalar için başarılı bir örnek teşkil etmektedir.

SORU: ABD önderliğindeki Batılı ülkeler İran'ın nükleer bir güç olmakta kararlı olduğuna dair güçlü kuşkularını ifade ediyorlar. Siz ne düşünüyorsunuz?

DAVUTOĞLU: Sorun her şeyden önce bir güven krizi. Uluslararası toplumun İran'ın nükleer programının barışçıl niteliğine güvenmemesi ve İran'ın kendi güvenlik algıları taraflar arasında büyük bir psikolojik engel oluşturuyor. Bu engellerin aşılması ancak her iki tarafın endişelerini ve beklentilerini dikkate alan ciddi ve hedefi olan müzakerelerle mümkün olabilir.

SORU: Gerçek bir diplomatik çıkış yokluğunda İran Batı ile çarpışma rotasında mı?

DAVUTOĞLU: Önceki deneyimlerine dayanarak İran'ın Batılı muadillerinin ilkelerinin ve standartlarının tutarlılığını sorgulamak için kendince sebepleri olabilir. Ancak İran nükleer meselesine barışçıl bir çözüm bulunması tüm tarafların çıkarınadır. Fakat psikolojik faktörün etkisi ve taraflar arasındaki güven krizi göz önüne alındığında süreç kolay olmayacaktır. İstenen sonuca ulaşmak için sabırlı ve sebatlı bir diplomasiye ihtiyaç olacaktır. Ancak mevcut çıkmazı aşmayı amaçlayan bir dizi paralel eylem konusunda ön görüşmeler de dâhil aşamalı bir süreçle, önemli meselelerin tarafların hepsini tatmin eden bir çözümüne varmak mümkün olacaktır.

SORU: Türkiye, İran'ın nükleer projesini bozmak için İsrail'in İran'a askerî bir saldırı düzenlemesine nasıl bakacaktır?

DAVUTOĞLU: Türkiye İran'a yönelik her tür askerî saldırıya karşıdır. Askerî seçenek İran'ın nükleer aktivitelerinin oluşturduğu sorunlara bir çözüm oluşturmamaktadır. Her tür askerî eylem, aksine, çözmekten ziyade daha fazla sorun yaratacaktır, özellikle bölgesel ve küresel barış, güvenlik ve istikrar üzerindeki kaçınılmaz olumsuz etkileri açısından. Bu nedenle, diyalog ve iş birliği yoluyla barışçıl bir çözüme yönelik kararlı çabaların uygulanabilir başka alternatifi yoktur. Müzakere tek seçenek olmaya devam etmektedir.

SORU: Türkiye Irak'ın 2003'te ABD öncülüğündeki işgaline güçlü bir muhalefet sergiledi. Yaklaşık on yıl sonra sonuçları ve Irak'ın dönüşümünün Kürt meselesi de dâhil Türkiye'nin çıkarları açısından etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

DAVUTOĞLU: Öncelikle Türkiye'nin Irak'a yönelik politikasının ana hatlarından bahsederek başlayayım. Türkiye halkıyla ve komşularıyla barışık, istikrarlı, güvenli, demokratik ve müreffeh bir Irak görmeyi arzu etmektedir. Irak ile güçlü kültürel ve tarihî bağlarımız var ve Irak toplumunun tüm kesimleriyle yakın ilişki içinde olmaya önem veriyoruz.

Savaşın her şeyden önce komşu ülke olarak Türkiye'yi etkileyeceğini bildiğimizden Irak'ta savaş konusunda hepimizin kaygıları vardı. Türkiye Irak'taki savaş ve takip eden istikrarsızlık nedeniyle muhtelif açılardan mağdur oldu. İstikrarsızlık ve iktidar boşluğu kuzey Irak'ı, bu bölgeyi Türkiye'ye karşı saldırılar planlamak ve gerçekleştirmek için bir üs olarak kullanan PKK teröristleri için güvenli bir sığınağa dönüştürdü. Ekonomik ve ticari çıkarlarımız da ciddi şekilde zarar gördü. PKK terör örgütü sadece Türkiye'nin değil aynı zamanda Irak da dâhil komşularımızın güvenliğine ve istikrarına yönelik de bir tehdit oluşturmaktadır.

Son yıllarda Türkiye kuzey Irak'taki Kürt bölgesiyle ilişkilerini önemli ölçüde iyileştirmiştir. Türk iş adamları, müteahhitler ve işçiler kuzey Irak'ın refahına önemli katkılarda bulunmaktadır. Kuzey Irak'taki bölgesel otoriteler de dâhil Irak'tan beklentimiz, PKK terör örgütünün oradaki varlığına ve faaliyetlerine son vermek için kararlı ve sonuç odaklı önlemler almasıdır.

ABD kuvvetlerinin Aralık 2011'de Irak'tan çekilmesi Iraklı liderlere, kendilerine ve uluslararası topluma istikrarlı, demokratik ve müreffeh bir Irak kurmak için birlikte çalışabildiklerini kanıtlamak için bir fırsat sunmuştur. Ancak ABD askerlerinin çekilmesinin ardından Irak bir kez daha siyasi istikrarsızlığa sürüklenmiştir. Devam eden siyasi krizin ülkede mezhep çatışmalarının yinelenmesine yol açabileceği konusunda endişeliyiz. Bu nedenle tüm Iraklı liderlere, mevcut siyasi sorunlara karşılıklı olarak kabul edilebilir çözümler bulmak amacıyla uzlaşma ve müzakere yoluyla anlaşmazlıklarını çözmeleri çağrısında bulunuyoruz.

SORU: Türkiye'nin Orta Asya'daki çıkarları nelerdir ve bu bölgedeki ülkelerle ilişkileri geliştirmenin önündeki engeller nelerdir?

DAVUTOĞLU: Orta Asya sunduğu pek çok fırsat ve zorlukla Avrasya'nın merkezinde yer almaktadır. 1991'de bağımsızlıklarını kazandıklarından beri bölgedeki ülkeler egemenliklerini geliştirmekte, devletlerini güçlendirmekte ve dünyayla entegrasyon düzeyini artırmakta önemli adımlar atmaktadır.

Ortak kültürel, tarihî ve dilsel bağları bulunan Türkiye bu ülkelerin bağımsızlığını tanıyan ilk ülkedir. Bu ülkelere yönelik başlıca hedeflerimiz işleyen bir demokrasi ve serbest piyasa ekonomisi için çabaları desteklemek, siyasi ve ekonomik reform sürecini desteklemek, bölgedeki siyasi ve ekonomik istikrarı ve refahı ilerletmek, bölgesel işbirliğine olanak sağlayan bir ortamın oluşmasına katkıda bulunmak, Avrupa-Atlantik kurumlarına yönelik çabalarını desteklemek ve kendi enerji kaynaklarından yararlanmalarına yardım etmektir. Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi (TDİK), yeni bir hükûmetler arası örgüt olarak, Türk dili konuşan ülkeler arasında kapsamlı iş birliğini destekleme amacıyla 2009'da kuruldu.

Son birkaç ayda, bölgede iki önemli gelişmeye tanık olduk. Birincisi, Kırgızistan parlamenter demokrasi yolunda önemli bir ilerleme kaydetti. İlk kez Orta Asya'da barışçıl bir iktidar devri vuku buldu. Türkiye Kırgızistan'ın tam bir demokrasi kurma emellerini desteklemeye devam edecektir. İkincisi, Kazakistan da çok partili demokratik bir sistem doğru yolunda ilerlemektedir. Somut demokratik sonuçlar vermesi için bu çabaları cesurca teşvik etmekteyiz. Halkların ihtiyaçlarını ve emellerini karşılayan bölgedeki bu dönüşüm çabalarını ve gelişmeleri memnuniyetle karşılıyor ve destekliyoruz.

SORU: On yıl önceki ilk seçim başarısından sonra, AKP hükümeti AB üyeliği için iyi bir yolda ilerliyor gibi görünüyordu ama bazı gözlemciler sürecin şu anda durduğunu düşünüyor. Ne oldu?

DAVUTOĞLU: Türkiye'nin katılım müzakereleri 2005'te başladı ve devam ediyor. Amaç AB'nin oy birliğiyle alınan kararları temelinde üyelik. Bazı olumsuz eğilimlere rağmen, AB Türkiye'yi de kapsayan genişleme sürecini sürdürmekte kararlı olduğunu ifade ediyor. Avrupa Komisyonu tarafından geçtiğimiz ekim ayında yayımlanan 2011 Genişleme Stratejisi Belgesinde, "Türkiye'nin pek çok önemli alanda AB'ye katkısı ancak aktif ve güvenilir bir katılım süreciyle tam anlamıyla etkili olacaktır." denildi.

İç siyasi endişelerle katılım müzakerelerimize karşı çıkan birkaç ülke dışında, AB ülkeleri Türkiye'nin katılım sürecini desteklediklerini belirtiyorlar. Türkiye'nin Birliğe getireceği artı değerin farkındalar. Bahsettiğim Strateji Belgesi, Türkiye'nin, dinamik ekonomisi, önemli bölgesel rolü ve AB'nin dış politikasına ve enerji güvenliğine katkısıyla AB'nin güvenliği ve refahı için önemli bir ülke olduğunun altını çiziyor. Bölgesinde bir istikrar unsuru olarak Türkiye'nin AB'ye üyeliği sadece Birliğin küresel siyasi, ekonomik ve sosyokültürel gücünü artırmakla kalmayacak aynı zamanda bölgesel ve küresel barış ve istikrara, evrensel değerlerin daha geniş bir coğrafyaya yayılmasına ve kültürler arası diyaloğa da katkıda bulunacaktır.

AB'ye katılım stratejik hedefimizdir. AB üyeliğini Türkiye'nin daha fazla modernleşme ve dönüşüm için harcadığı tarihi çabaların ayrılmaz bir parçası olarak görüyorum. Diğer yandan, müzakerelerde daha fazla ilerleme kaydedilmesi için bitip tükenmeyen çabalarımıza rağmen sürecin bazı AB üyeleri tarafından yaratılan siyasi engeller sonucunda zorluklarla karşı karşıya olduğu doğrudur. Yine de geri dönülemez bir yoldaki bu süreci ve reform programımızı ilerletmekte kararlıyız. Bunu yaparak halkımıza günlük hayatlarının her alanında en yüksek normları ve standartları sağlamayı amaçlıyoruz. Aslına bakılırsa, son yıllarda kapsamlı reformlar yoluyla bu amaç için hâlihazırda büyük adımlar attık. Reformları sürdüreceğiz çünkü her şeyden önce bu Türk halkının yararına. İlgili tüm paydaşlara danışılarak hazırlanacak yeni, ilerici ve kapsamlı anayasa bu bağlamda önemli bir adım oluşturacaktır.

SORU: AB ile katılım müzakerelerinizde fasılları kapatabilmek için ne gibi somut adımlar atmayı düşünüyorsunuz?

D




Stratejik düşünme zamanı 31-05-2012