Özel Haber | Detay Haber | | Künye | XML Sitemap |

Press Medya

Press Medya Haber Portalı

Son Dakika

Güncelleme: 13:02, 14 Kasım 2018 Çarşamba
Kemalist-dindar gerilimi kime yarar?

Kemalist-dindar gerilimi kime yarar?

Diriliş Postası yazarı Murat Özer ve Yeni Şafak yazarı İsmail Kılıçarslan, son günlerde ülke genelinde sosyal medya eliyle giderek yükseltilen tansiyonun kime yarayacağını soruyorlar




Bir yanda Kemalizm maskesi ardına saklanarak, Türkiye'nin büyük çoğunluğunun inandığı değerlere sosyal medya üzerinden hakaret edilirken; diğer taraftan İslami değerleri savunma adına "itidal çağrılarını hafife alıp" Mustafa Kemal'e hakaret eden yaklaşım sahipleri ne yapmak istiyor?

Türkiye'de halkın arasında gerilim çıkartarak kaos planına hizmet edenler kimler.

İki yazarın yazılarını iktibas ediyoruz: 

5816

Murat Özer / Diriliş Postası

1995 yılıydı. Recep Tayyip Erdoğan İstanbul Belediye Başkanlığı’nı kazanalı bir yıl olmuştu. Refahlı belediyelerin her yaptığı hizmet Kemalizm’e karşı bir darbe olarak medyada yer buluyordu. Öyle ki, Beyoğlu Belediyesi'nin kaldırım taşlarını beyaz-sarı yerine beyaz-yeşile boyaması bile onlara göre Mustafa Kemal'in hatırasına bir saldırıydı. Şeriatçılar tüm şehri kendi renklerine boyuyorlardı. Tartışma haftalar sürdü. Nihayet bir gece belediye, tüm kaldırımları yeniden beyaz-sarıya boyadı. Cumhuriyet rahat bir nefes aldı. Bu absürt muhalefete bugün gülebilirsiniz. Fakat, Türkiye'de siyasal kavgalar daima böylesi anlamsız semboller, ajitasyonlar ve provokasyon korkusu etrafında şekillenmiştir.

O zamanki adı Beklenen Vakit olan Akit Gazetesi'nde muhabir olarak işe başlamıştım. Henüz 18 yaşındaydım. İki yıl sonra 28 Şubat darbesinin aktörlerinden birisi olacak ADD'nin 19 Mayıs panelini izlemek üzere Ahmet'le birlikte Mecidiyeköy Kültür Merkezi'ne gönderilmiştik. Hava gergindi. Belediyeleri şeriatçılara kaptıran CHP'liler öfkeliydi. Törene geç girmeyi tercih ettik. Böylece merasimler biter, konuşmalara başlarlar diye düşündük. Konuşmalar başladıktan yarım saat sonra, birden sunucu "Atatürk, Kubilay ve Kemalist Devrim Şehitleri" için saygı duruşuna davet etti salonu. Ben usulca yerimden kalkıp, salondan ayrılmaya çalışırken, Ahmet (Emin Dağ) "Protesto gibi algılanır, oturalım" dedi. Elimi sıkıca tuttu. Kımıldamadan o uzun tii sesinin bitmesini beklemeye başladık. Aniden, arka sırada oturan teyzelerden birisi bağırdı: "İki yobaz yerinde oturuyor, ayağa kalkmamışlar!"

Bu hücum borusunun işaretiydi. Aynı anda üzerimize doğru uçan tekmeler, yumruklar arasında ben, babamın Rus pazarından aldığı Zenit marka fotoğraf makinemi korumaya çalışıyordum. Biraz hırpalansa da, Allah’tan taş gibi makineydi. Hafif sıyrıklar, bolca küfürler eşliğinde salondan çıkmayı başardık.

Aslında, ne İstiklal Harbi kahramanlarına bir saygısızlık yapmak istiyorduk. Ne de kirli bir hesaplaşmanın mağduru gariban Kubilay'la bir sorunumuz vardı.

Biz, tarihimize, ecdadımıza ve değerlerimize alenen hakaret eden bir toplulukla aynı hissiyatın bir parçası olamazdık. Tepkimiz ya da saygı duruşu denilen bu tuhaf ritüele karşı kayıtsızlığımız bundandı.

Bizler ölülerimizi Fatihalarla yâd ederiz. Oysaki bu anma merasimi, bütünüyle Batı'dan ithal edilmişti. O insanda tedirginlik hissi uyandıran tii sesi dahi, ABD İç Savaşı için Daniel Butterfield (1831-1901) tarafından bestelenen Military Taps'tir. Heykeller, büstler, Antik Yunan'dan tevarüs etmiş tapınak anıt mezarla oluşturulan şey aslında bir panteondur.

Emperyalizme karşı mücadele etmiş, üstelik İstiklal Harbi’ni bütünüyle Yunan Ordusu'na karşı vermiş Mustafa Kemal etrafında örülen bu ritüelleri saygıyla izah etmek en başta ona haksızlık değil mi?

Bu sene 10 Kasım törenlerinde yine boş geçmedik. Edirne'de 21 yaşındaki üniversite öğrencisi bir genç kız tören esnasında "Bu (namazdaki) kıyamdır" diye bağırdıktan sonra gözaltına alınıp, hakim önüne çıkarıldı ve tutuklandı. Gerekçe 5816.

Bu kanun Menderes'in iktidarında, olası provokasyonları engellemek için çıkartılmıştı. Çünkü, CHP'nin hatalı uygulamalarını bir bir düzeltmek gerekiyordu. Hükümeti bu yoldan çevirmek isteyenler için heykellere ve büstlere saldırılması eşi bulunmaz bir propaganda fırsatıydı.

Birkaç gündür sosyal medya, bu tıp öğrencisi geç kızın bir cümlecik eylemiyle yatıp kalkıyor. Bir taraf, dinciliğin palazlandırılmasının göstergesi olduğunu, diğer taraf ise bir Müslüman genç kızın yaşadığı mağduriyetin AKP iktidarının gerçek yüzünü ortaya serdiğini savunuyor. Yani her iki durumda da suçlu AK Parti.

Tabii kimse sormuyor, tepeden tırnağa tesettürlü bu kızımızın, bırakın başörtüsüyle, peçesiyle üniversitede eğitim alması özgürlüğünü hangi siyasi iktidara borçlu olduğunu. Sorulmayacak. Çünkü, tıpkı Menderes gibi Erdoğan'ı da yolundan döndürmek için ajitasyon gerekli.

Bu ucube kanun kaldırılmalı mı? Yoksa tüm ecdadımızı ve dini değerlerimizi de içine alarak genişletilmeli mi? Bilmiyorum. Tek bildiğim artık süratle normalleşmemiz gerektiği. Çünkü, bizde bu birbirimize karşı duyduğumuz öfke ve düşmanlık varken, başka düşmana ihtiyacımız yok. 

Dikkat fay hattı!

İsmail Kılıçarslan / Yeni Şafak

Allah’ın bildiğini kuldan saklayacağımız şeyler vardır elbet, ama bu onlardan biri değil. Ben son 10 Kasım’da da, hemen her 10 Kasım’da olduğu gibi saat 09.05 itibariyle sokakta olmamaya özen gösterdim. Bunu iki sebeple yaptım.

Birincisi, Mustafa Kemal’in vefat anmasına katılmak istemediğimden, ikincisi de bu vefatı anmak isteyenlere saygısızlık etmeyi ayıp bulduğumdan.Nasıl bir saygısızlıktan bahsediyorum? Şöyle: Yüzbinlerce, milyonlarca insan 09.05 itibariyle Mustafa Kemal’e tazimlerini iletmek için ayakta saygı duruşunda bulunurken ben yürüyüp giderim sokakta olursam. Eh, bunun da o esnada tazim gösterenleri üzeceği, hatta belki kızdıracağı muhakkak.

O yüzden senelerdir “en azından bu kadarını yapmak elimden gelir” diyerek 10 Kasımlarda 09.05 itibariyle kamusal alanlarda olmamaya özen gösteriyorum. Bunu bir çeşit “birlikte yaşama ahlâkı” ile de açıklayabilirim, bir çeşit “gerginliğe ne gerek var” refleksiyle de…Şunu şöylece söyleyeyim: Bir 10 Kasım töreninde, herhangi birinin tam tören başlarken bağırıp çağırarak bu töreni protesto etmesini hem tuhaf hem gereksiz hem de ayıp buluyorum. Dolayısıyla E.Ş.’nin Edirne’deki 10 Kasım anmasında bağırıp çağırarak bu töreni protesto etmesi benim gözümde -eğer kız bunu provokasyon amaçlı yapmadıysa- gereksizliktir, tuhaflıktır, ayıptır.“Provokasyon amaçlı yapmadıysa” demem de bütünüyle bir ihtiyat payı bırakıyor olmamdan kaynaklanıyor.

Yoksa ardımda bıraktığım 43 sene bana bu tip işlerin altında hep bir bit yeniği aramam gerektiğini öğretti.Birlikte hatırlayalım. Ortada fol yok yumurta yokken, üstelik tasavvuf geleneğimizde zikir töreni genellikle ehlince ve kapılar kapalıyken yapılan bir törenken, Aczimendiler Kocatepe Camisi’nin avlusunda zikir icra etmişlerdi.Bugün bile “bir devlet kuruluşunda Aczimendi olarak çalışıyorum” cümlesini haklı çıkartacak bir provokasyondu bu ve ardından Türkiye’nin sosyal-siyasal vasatının nereye getirildiğini hep birlikte gördük. Tabii, “bir devlet kurumunda şeyh olarak çalışan” Ali Kalkancı ve yine “bir devlet kurumunda fettan kız olarak çalışan” Fadime Şahin’in katkılarını da unutmayalım.Demem o ki, Edirne’deki 10 Kasım anmasını protesto eden kızın yaptığı şeyi “ne var ki bunda canım” diyerek normalleştirmek, verebileceğimiz en kötü tepki olur.

Doğru tepki “bunda bir şey var” olmalıdır.Bir de tabii işin bir başka yanı daha var. Bu son derece provokasyon kokan hareketi daha da büyütmeye yarayan “bir başka yan.” Savcı tutuklama istiyor, hâkim kızı tutukluyor. Niçin? Kız güya (güya diyorum çünkü gerçekten bunu söyleyip söylemediğini bilmiyoruz) “Atatürk ilâh değildir” demiş. Bunu söylediği için insan tutuklanmaz. Bir anmayı protesto ettiği için insan tutuklanmaz. En fazla tören bitene kadar gözetim altında tutulur, ifadesi alınır, varsa bir suç unsuru tutuksuz şekilde yargılanır. Dolayısıyla Edirne’deki kız provokatörse kızın tutuklanmasını sağlayan savcının-hâkimin performansı da o kızdan aşağı kalmaz yani. Toplumu iki ucundan tutup germekten başkaca hiçbir amaca hizmet etmez bu devasa yorum hatası.

Bir de tabii Edirne Belediye Başkanı diye biri var. Meğer adam “goygoyda dünya markası”ymış da imkan bulamadığından kendisini gösterememiş bu güne kadar. Töreni protesto eden kızın “geçen yıla kadar dekolte giyen meczubun biri” olduğunu şıpın işi çözerek elimizdeki insan kalitesine dair bir veri daha ekledi umutsuzluk defterimize.Diyeceğim odur ki bu iş bana, protesto eden kızıyla, tutuklama isteyen savcısıyla, tutuklayan hâkimiyle, goygoy yapan belediye başkanıyla “laik-dindar fay hattını harekete geçirerek yeni bir toplumsal gerginlik ortamı oluşturmak konulu bir kompozisyon” gibi geliyor, daha fazlası değil.Doğrusu bu ya, zaten pek çok fay hattını içerisinde barındıran canım memleketimizde ihtiyaç duyacağımız son şey, küllenmiş “laik-dindar çatışması”nın yeniden harlanmasıdır.“Feraset” tam böyle anlarda anahtar kavramdır velhasıl. 

 

 



  • Google'a kaydet
  • digg'e kaydet
  • delicious'a kaydet
  • FriendFeed'de paylaş
  •   
  • facebook'ta paylas
  • Yazdır
  • Mail Gönder



 
Fransa'da isyan büyüyor
Fransa'da, akaryakıt zamları ülke genelinde protesto edilirken, başkent Paris'teki Arc de Triomphe Anıtı çevresine gelen ve şiddet olayları başlatan "Sarı yeleklilere" polis göz yaşartıcı gaz ve tazyikli suyla müdahale etti.