Özel Haber | Detay Haber | | Künye | XML Sitemap |

Press Medya

Press Medya Haber Portalı

Son Dakika

Güncelleme: 14:27, 25 Ekim 2017 Çarşamba
Özer: Türkiye'nin bekası önceliğimiz olmalı

Özer: Türkiye'nin bekası önceliğimiz olmalı

İMKANDER Başkanı Murat Özer, manşet24'e verdiği röportajda, Kuzey Irak referandumundan, İslamcılığa, vatan mefhumundan Türkiye'nin beka sorununa kadar geniş bir alanda çarpıcı yaklaşımlarda bulundu




İşte Manşet24'le yapılan röportajın tam metni;

Fazıl DUYGUN / MANŞET24

Kuzey Irak bölgesinde sürmekte olan "mezhep savaşı" propagandasının Türkiye'deki İslamcı kesim üzerindeki etkisini dikkate alarak bize değerlendirir misiniz?

Irak'ın işgaline 2002 yılında Londra'da düzenlenen bir konferansla son şekli verilmişti. 63 Saddam muhalifi lider, şiiler, sünniler, Kürtler bu toplantıya katılmıştı. Bu kişiler Londra'da Irak'ın işgalinden sonra yeni kurulucak devlette nereye yerleşileceğini konuşmuşlardı. Yer tayin etme konferansıydı o. Bu toplantıya Talabani, Barzani, El Hekim de katıldı. Irak'taki İran destekli şii örgütlerin liderlerinden Bedir Tugayları gibi, Maliki, İbadi'nin liderliğindeki Dava Partisi de katılmıştı. Burası ta 2003 işgalinden önce nasıl bir paylaşılacağı belli olmuştu. İşgalden sonra Talabani'yi Cumhurbaşkanı yaptılar, Barzani'ye de "Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi"ni verdiler. Arap şiilere ise devletin tamamını teslim ettiler. Irak-İran savaşında Irak ordusuna karşı savaşmış olan Bedir Tugaylarını İçişleri Bakanlığı bünyesine dahil ettiler; bunlar da "Irak ordusu" oldu. Buradan bakıldığında 14 yıl boyunca Barzani, Talabani ve "merkezi yönetim" dedikleri arasında hiç bir zaman problem olmadı. Amerikan işgaline direnen sünni direnişin bastırılması, yok edilmesi, Felluce'nin, Ramadi'nin, Diyala'nın, Musul'un adeta haritadan silinmesi esnasında 14 yıl boyunca aralarında tam bir ittifak sözkonusuydu. Ne zaman aralarında problem doğdu? Buna Bağdat merkesi yönetimiyle Kuzey Irak'taki petrol krizi buna sebep oldu. Çünkü Barzani petrolü merkezi yönetime vermesinin akabinde her ay bir milyar dolarlık bir bütçe istiyordu. Bu konuda aralarında bir anlaşma olmuştu. Ancak ne yazık ki 300-400 milyon doların üzerinde bir parayı hiçbir zaman Kuzey Irak'a ulaştıramadılar ve doğal olarak memurlarının maaşını ödeyemez hale geldi. Barzani Türkiye'den destek istedi. Türkiye de üstüste pek çok kez destek verdi. Ama bu Barzani'yi tatmin etmedi. Barzani'nin "bağımsız kürdistan" diye uydurduğu şey aslında petrol kriziyle alakalı birşeydir.

Eğer gerçekten mezhep kaygısı olsaydı Barzani'ye şunu sormak lazım; Irak'ın işgal edildiği ilk gün Bağdat'a düşen bombayla bilikte Halepçe de bombalandı. Halepçe'deki Kürt İslami hareketine mensup olan Amerikan işgaline direnen Ensaru'l-İslam'ın kampları vuruldu. O kamplardan kaçabilecek durumda olanlar da KYB'nin peşmergeleri tarafından katledildi. O katledilenlerin de tamamı Kürt'tü! Tek hataları vardı; o da Londra'daki o konferansa katılmayı reddedip "biz Saddam'a muhalif olsak da vatanımızı satmayız" diyen insanlardı. Yani müslüman oldukları için katledildiler. Kimler tarafından? Barzani ve Talabani'nin peşmergeleri tarafından… Onlar Kürt halkının namusunu koruyoruz diye söyleseler de bugerçekçi değil. Belirttiğim gibi bugünkü çekişme tamamıyla ekonomik çıkarlar nedeniyledir. Ne sünnilik, ne şiilikle, ne de Kürt-Arap savaşıyla hiçbir ilişkisi yoktur.

Tabi Barzani'nin kendisine İran cephe almışken, öte yandan Irak merkezi yönetimi zaten İran'ın kontrolündeyken kendine bir çıkış yolu bulabilmek için Türkiye'deki İslamcıları, -sözüm ona İslamcıları- kendi yanına çekebilmek için Türkiye'nin kendisinin yanında durmasının devamı için "biz ehl-i sünnetiz" diye propaganda yapıyor. Bu yüzden "şiiler gelecek, bizi yok edecekler" diyor.

Türkiye'deki bazı İslami kesimler de daha önce yaptıkları gibi aynı şeyi söylüyorlar. "Eğer Barzani'yi desteklemezsek orada PKK güçlenir" diyorlardı. Şimdi "Barzani güçsüzleşirse Şiiler hakim olur" diyorlar. Bunun hiçbir şekilde gerçekliği yoktur. Çünkü Barzani'nin sünnilik diye bir derdi yok. Bunu bir kere baştan belirtmemiz lazım. Türkiye'deki İslamcı iddialı yapılara -ben "sözde İslamcılar" diyorum- çünkü böyle bir anlayışın İslam'la alakalı olmadığını düşünüyorum. Modern anlamda bir düşüncenin tamamen politize olmuş ve günü birlik dengelere göre tavır değiştiren bir anlayışın İslami siyasetle alakası olamaz. İslamcılık buysa bunun içinde kendimizi asla göremeyiz. Zaten bir müslüman hayatının her alanına İslam ile bakmak durumunda. Günlük yaşantımızdan, siyasetimize, ilişkilerimizin tamamında İslam'ın ahlak ve irfanının etkin olması gerekir. İslam bu yönüyle hayatımızın tamamını kuşatır. Bu sebeple İslamcılığın çok istismar edilen bir kavram olduğunu düşünüyorum.

Şimdi sormak lazım; Kobani krizi ortaya çıktığında Türkiye Barzani peşmergelerini ülkeye kabul etmişti ve Davutoğlu hükümetinin de önünü açmasıyla Suriye'de Rojava dedikleri bölgeye gidip güya orada kontrolü ele geçireceklerdi. Kime karşı? "Dinci (!) teröre karşı"… Peki PKK'yla arasında bu kadar problem olan Barzani peşmergelerini PKK destekçileri nasıl karşıladı? Öcalan posterleriyle, PKK bayraklarıyla karşıladılar. Aralarında husumet varsa o zaman nasıl böyle birşey yapılabildi? İkinci tavrı Kerkük'te gördük. Orada Haşdi Şabi milislerinin hareketlendiği görülünce Barzani'nin yaptığı tek bir hamle oldu. PKK'lı militanları Kerkük'ün içerisine koymak. Aslına bakarsanız Barzani'yle PKK arasında ideolojik bir ihtilaf yok. Tekbir ihtilaf var: Lider kim olacak? Barzani mi Öcalan mı?

Cengiz Çandar'ın Mezopotamya adlı kitabında Barzani'ye ait "biz elit aristokrat bir aileden geliyoruz. Kürtler köylü Öcalan'da ne buluyorlar da peşinden gidiyorlar? Devleti ancak bizim gibiler kurar" iddiaları yer alıyor.

Aslına bakarsanız kitlelerin birbirleriyle herhangi bir farklılıkları söz konusu değildir. Namaz kılmak, dindarlık temel bir belirleyen değil. PKK destekçileri içinde de dindarlık mümkündür. PKK destekçisi yüzde 13 oy alabilmiş bir parti olan HDP'nin doğudaki tabanında da dindarlığın Türkiye'de en çok göze çarpan kitlesi olan Kürtler var. Hem namaz kılmak hem HDP'ye oy vermek birbirine aykırı şeyler olarak görülmüyor. Zaten sorun kitlelerin dindarlığı da değil. Bununla Barzani ve Kuzey Irak meselesini anlayamayız.

Davutoğlu döneminde İslamcıların şöyle bir söylemi vardı; "Suriye'de Batılılar bir Kürt devleti kuracağına biz kuralım" Aynı söyleme Kuzey Irak'la alakalı olarak da rastlıyoruz. Bu bölgedeki planların bir parçası mı yoksa hainlik veya gaflet mi?

Böyle bir genellemede bulunmak doğru olmaz. Ne yazık ki bir çoğunda öngörüsüzlük var. Üretilen birtakım kavramlar, mesela "çok seslilik, çoğulculuk, çok kültürlülük" bunun önemli olduğunu düşünüyorlar. Pek çok şekilde bunu bize yansıttılar. FETÖ'nün en önemli adamlarından biri olmakla yargılanan Ali Bulaç, Türkiye'deki Müslümanların gündemine "Medine Vesikası"nı getirerek çok kültürlülüğü ve çoğulculuğu örnek olarak gösterdi. Bir çok tartışma bu tabirin üzerine bina edilmişti. Türklerin ve Kürtlerin fedaratif yapılarda yaşayabilecekleri düşüncesini müslümanlara alıştırmışlardı. Oysa müslümanlar tarih boyunca İslam toplumunun ancak merkezi bir yönetim altında huzur bulunacağını düşünmüştür. Buna Batılı tanımlamayla "üniter yapı" denebilir ama bizim coğrafyamızda karşılığı "merkezi idarenin güçlü olması"dır. Bunu yitirdiğimiz her yerde büyük sıkıntılara maruz kalıyoruz. Irak'ta olduğu gibi. Irak merkezi yönetim önce federatif, daha sonra otonomi ve en sonunda bölünmeye kadar gelmiş oldu. Saddam döneminin merkezi yönetimi varlığı korumuş olsaydı böyle bir şeyle karşılaşmayacaktık. Emperyalistler bunu 90'ların başında Irak'ı "32.-36. paralel" diye bölerek başarmışlardı. Ülke fiilen bölünmüştü. Aynsını Suriye'de yapmak istiyorlar. Suriye'de alevi, sünni ve Kürt olmak üzere üç ayrı "devlet" tasarlıyorlar.

Bu açıdan Türkiye'nin "Suriye ve Irak'ın toprak bütünlüğü" dediği şey hamasi bir söylem değil, tarihi bir gerçekliği işaret ediyor. Bu coğrafya hangi gerekçeyle bölünürse bölünsün bir daha toparlanamayacak. Suriye ile Irak arasında fark yoktu. Biri Şam diğeri Bağdat vilayetine bağlıydı. Biladuş-Şam'a Lübnan ve Filistin de giriyordu. Şimdi her biri farklı ve ayrı olarak anlaşılıyor. Çünkü bu topraklar yüz yıl önce böldüler. Bir daha da birleşmedi. Suriye-Mısır birleşmek üzere karşılıklı girişim oldu. Mümkün olmadı. Araya nifak girdi. İki Arap kavminin bile farklı uluslaşma tecrübeleri yaşamasına izin verirseniz ümmeti bir daha birarada tutamazsınız. Bu açıdan İslamcılar önce kendi iddialarına baksınlar. Sürekli "ümmetin birliği"nden bahseden kişiler şimdi nasıl oluyor da "Kürtler ayrı devlet kursun, Şiiler, aleviler, sünniler de…" diyebiliyor; bunu aklım almıyor. Nasıl bir oyuna geldiklerinin farkına varmamışlar gerçekten anlamak mümkün değil.

Önce kavramlarımızın içeriğini değiştirdiler. Sonra üniter yapıların çirkin ve baskıcı rejim olduğunu söylediler. En sonunda bölünmenin doğru olduğunu, buna karşı çıkmanın da İslam'a aykırı olduğu iddiasına geldiler. Şimdi Barzani üzerinden gerçekleştirilmek istenen siyonist devletçiğe karşı çıktığımız için bizi İslam'a aykırı birşey yapmakla itham ediyorlar. Diyorlar ki; siz Türk devletine itiraz etmiyorsunuz ama Kürt devletine itiraz ediyorsunuz. Hayır biz "ulus temelli" hiç bir yapıyı kabul etmiyoruz. Ama şunu bilmek durumundayız. Türk devleti dediğimiz bu devlet İslam dünyasındaki gerçek anlamda tek devlettir. Onun dışındakilerin hiçbiri devlet değildir. Bu devletin bin yıldır sürekliliği var, hiçbir zaman işgal edilmemiş bir vatana sahiptir. Burası çeşitli müslüman kavimlerinin göçüyle oluşmuş, yüzde 99'u müslüman olan bir devlettir. Biz kimin mirasçısı olduğumuzu Selçuklu, Osmanlı diye bir kalemde sayabiliyorsak, bu süreklilik demektir. Mesela 700 yıl yaşamış olmasına rağmen Endülüs Emevi devletinin mirasçısı kimdir? Abbasilerin kimdir? Osmanlı kadar yaşamış olmasına rağmen Endülüs'ün mirasçısı yoktur. Bu büyük devletlerin de mirasçısıdır Türkiye. O açıdan Türkiye'yi sadece Orta Asya'dan gelmiş bir ırkın, kavmin, etnik kimliğin devleti olarak görmek Türkiye'ye büyük haksızlıktır. İslamcılar da önce bunu görmek zorundadır.

Milletsiz, devletsiz, köksüz bir yapı içinde "ümmet kurmak" derken Küreselciler dediğimiz yapının "şehir devletçikler"in paralelinde görünüyorlar. Oysa Batı kendi içindeki fedaratif unsurları daha büyük birlik olmaya çağırıyor.

Avrupa'ya bakalım. Katalanlara tahammül edemediler işte. AB tahammül etmedi. ABD ve AB içinde üretilmiş olan "self determinasyon" düşüncesi sadece İslam ümmetini daha fazla bölmek için üretilmiştir. Kendilerini birleştirirken bizi böldüler. Bunu görmek durumundayız. Bu daha önce başka kesimler üzerinden yapıyorlardı ülkemizde şimdi bu İslamcı kesimlerin daha etkin olduğunu düşündükleri için ve müslüman halkla temasları daha ileri olduğu için İslami bir söylemle sunulduğunda daha çabuk kabul edileceğini düşünüyorlar. Bu yüzden bu tehlike öncekilerden daha büyüktür. Batıcı bir kimlikle yapıldığında toplumda karşılık bulamayacağını biliyorlar. Devletimizi her zamankinden daha ciddi savunmanın elzem olduğunu düşünüyorum. Markar Esayan'ın attığı bir sosyal medya paylaşımında "ben bir hristiyan olarak" diyor; "dünyada bir hristiyanın en rahat yaşadığı ülke Türkiye'dir". Bu ülke gayrımüslimlerinde selameti için, çeşitli etnik kimliklerin de huzur içinde yaşayabileceği tek devlet olduğu için Türkiye'nin bekası çok önemlidir. Bekamıza yönelik saldırılara karşı çok daha güçlü ve müteyakkız olmalıyız.

Merkezi Irak yönetiminin İran'la ilişkileri biliniyorken Türkiye ile olan anlaşmasının gereklerini yerine getirebilecek mi?

ABD 2001'den itibaren 11 Eylül sonrasında Afganistan ve Irak'taki sünni direnişi kırabilmek için İran'ın desteğine muhtaçtı. İran Dışişleri Bakanı Muttaki de bunu açıklamıştı; "Büyük Şeytan dediğimiz ABD bizi iki büyük düşmandan kurtardı. Biri Taliban diğeri Saddam'dır demişti. ABD'nin Afganistan ve Irak işgaline desteği çok açıktır. Fakat ABD zaman içerisinde şunu gördü. Sünni direnişi kaybolmaya başladığında o nüfuz alanına İran'ın güçlenerek girdiğini gördü. Bu defa da hem Irak, hem Suriye, hem Yemen, hem Lübnan'da şii hilalinin güçlendiğini gördü.

ABD yönetimine Cumhuriyetçilerin geçmesiyle birlikte Trump sonrası geleneksel İran karşıtlığına geri döndü. ABD bu saatten sonra İran'ın daha fazla yayılmasını istemeyecektir. Bu arada Suudi Arabistan kartını da açmış oldu. Suudi prens de gitti, Irak'taki Mukteda Sadr'la yüz milyar dolarlık bir anlaşma yaptı. Böylece Arap şiasını yanına çekip Farslara karşı bir hamle gerçekleştirmiş oldu. ABD bölgeyi çok boyutlu biçimde harekete geçirmek eğiliminde. İran bu saatten sonra Türkiye'yi satar mı, onu bilemeyiz. 3 bin yaşında olan bir devletten bahsediyoruz. Her türlü oyun dönebilir. Fakat şundan eminiz; İran bu saatten sonra Türkiye'ye muhtaç durumdadır. Durum bu iken Türkiye, muhalifleri de siyasi uzlaşma sürecine katmak için İran'la ortak bir formül düşünüyordur. İran 3 yıl önceki gibi her tarafa saldırabilecek güçte değil. Türkiye-İran ittifakı uzun veya kısa dönemli mi bilemeyiz ancak konjonktür itibariyle çıkar ilişkisine dayalı, kazan-kazan ilişkisi olarak devam ediyor. Bunu iki kardeşin dostluğu olarak görmüyorum, yok öyle birşey. Sadece iki taraf da birbirlerini cephe gerisinden yıpratmanın anlamsızlığını görüyor. ABD'nin oyunlarıyla kadim şehirlerimiz birer birer yok oluyor çünkü.

İslamcı dediğimiz kesimler tarafından Idlip operasyonu da, aynen Kuzey Irak'ta olduğu gibi eleştirildi, karşı çıkıldı; sulandırıldı. Suriye politikasındaki değişikliğin de karşısındalar.

Şöyle bir kıyas yapalım. Söz konusu kesim Ahmet Davutoğlu döneminde Türkiye'nin Suriye politikasının İslamcı, ilkeli, doğru, şahsiyetli bir dış politika olduğunu söylüyorken, Davutoğlu gittikten sonra Suriye'nin bizi satan, bölen, Ehli sünnete sırtını dönen bir yapıya döndüğünü iddia ettiler.

Genel olarak, kabaca bunlar ifade edildi. Peki biz sahada gerçekte ne gördük? Suriye'de Halep gibi kadim şehirlerimiz yok edilirken, Suriye muhalefetine hava savunma sistemleri Davutoğlu döneminde verilmedi. Ahmet Davutoğlu iktidarı döneminde Suriye'nin kuzeyinde giderek devletleşmek üzere bir PKK koridorunun önü açıldı. Hatta bu, devlet desteğiyle yapıldı. Kobani'de IŞİD'e karşı savaşılıyor güzellemesiyle adeta orada PKK'nın devlet kurmasına Türkiye'den de destek sağlandı. Buradan PKKlılar, MLKPliler Kobani'ye gidiyor, yaralı olanlar tedavi ediliyordu. Türkiye adeta PKK'nın kurucu devleti gibi olmuştu. Davutoğlu iktidarından sonra ne oldu? Bu bir tesadüf müdür, siyasi değişiklik midir? Onu artık okuyucuların takip etmesi lazım.

Türkiye 15 Temmuz darbesinin hemen sonrasında El Bab'a girdi; Cerablus Azez hattını hemen temizledi. Madem DAEŞ büyük bir terör örgütü ben temizlerim dedi ve PKK'nın geldiği son nokta olan Fırat kıyısına kadar ulaştı. Hem PKK hem DAEŞ sınırlarımızda bayrak sallamaktaydı ve mücadele ediyoruz derlerken oluyordu bunlar.

Oysa ki, Türkiye 7 yılın ardından ilk defa Suriye'de gerçekçi bir inisiyatif alıyor. Davutoğlu sonrası Suriye politikası hem insanidir hem de İslamidir. Halep'in Türkiye yüzünden düştüğü şeklindeki asılsız ve çirkin iddialara karşın, Türkiye Halep halkını katliamdan kurtarmayı başarmıştır. Halep'in düşmesi Suriye muhalefetinin kendi arasındaki ihtilaflar nedeniyledir.

Bir ara 200 civarı gruba bölündüğü söyleniyordu.

Evet, Halep kuşatması tamamen Esad'ın kontrolüne geçtiği esnada dahi Türkiye müdahale etmiş Rusya ve İran'la anlaşmış ve Halep'te katliamdan binlerce insanın kurtulmasını sağlamıştır. Türkiye kurtarıcı bir devlet burada. İkincisi, ElBab'a yapılan operasyonla çok ciddi bir alana girmiş ve oraya Arap ve Türkmen, yerinden olan sünni halkın geri dönmesini temin etmiştir. Idlip operasyonu da bunun gibidir. Oraya girildiğinde PKK'nın önündeki koridor kapanacak. Bu kadar açıkça söylüyor ve yapıyoruz. İslamcı olduğu iddia edilen bu yapılar, "insanımıza yapılması gereken nedir biz de onu yapalım demesi gerekirken", "İdlip'e girecekler orayı yağmalayacaklar, muhalefeti söküp atacaklar, o toprağı da Esad'a verecekler diye yalanlarla yaygara yaptılar.

Halep'i sattınız şimdi de Idlip diye yalan üzerine propagandalar. Bu gerçekten gayrı ahlaki, rezil bir durumdur. Yalanla siyaset, hem de İslami siyaset yapılamaz. Biz Cerablus'ta İMKANDER olarak çalıştığımız için görüyoruz. Biz 2011 yılında ilk gösteriler başladığından beri Suriye'nin içinde faaliyet yürüten nadir derneklerden biriyiz. Türk askerinin dışında hiçbir güç bölge halkı tarafından bu şekilde sevilmemiştir. Türk ordusu girdiğinde kapının önünde, kaldırımlarda yattı, evlere girmeye kalkışmadı, Suriye halkı Türk askerinin namusunun korunması, evinin mahreminin emniyeti için geldiğini gördü. Bab'a şimdi bir yıldır bomba düşmedi. İnşallah Idlip'e de düşmeyecek çünkü Türk bayrağı oraya dikildi. Onların rahatsızlığıysa ya bu bayrak veya bu devletin varlığı. Bunun dışında varsa anlamıyorum yani... Halep Ruslar tarafından bombalanırken yaygara yapan bu kesim, Musul ABD tarafından yerle bir edilirken aynı yaygarayı yaparken görmedik? Rakka da aynı şekilde.

ABD bombalayınca gözden kaçmayan bir pasiflik var. Bir başka güç olduğunda kampanya havası estiriliyor.

Dün itibariyle Rakka'ya ABD bombardımanı sonrası PKK girdi ve Öcalan posterleri açıldı, yine bayrak çekildi. Bundan rahatsız olmayanların Türk ordusunun İdlip'teki varlığından ve dalgalanan bayrağımızdan rahatsızlığı varsa her şeyini sorgulaması gerekir. Şimdi Fetullahçılar diyorlar ya "vatan dediğin şey yaşadığın yerdir" diye, çünkü Allah'a şükür sürüldüler aramızdan… Vatan böyle birşey değildir. Vatan kanımızla aldığımız ve vatanlaştırdığımız topraktır. Sözgelimi, Anadolu toprağı İsviçre toprağı gibi bir yer değildir. Her sokağa çıktığınızda İslam'ın mührünü görüyorsunuz burada… Ecdad her yere camii inşa etmiş, mühürlemiş. Hacı Ali El Kaysi'yi tanırsınız. Irak'taki meşhur cezaevi Ebu Gureyb'te işkence gören Iraklı. Hani bir fotoğrafta görmüşsünüzdür özgürlük heykeli gibi giyindirip elektrik bağladıkları müslüman. Hacı Ali benim sevdiğim bir arkadaşımdır. Biz onu Türkiye'ye 2006 yılında getirdik. Konferans verdirmiştik. Birgün Haliç köprüsünden Eminönü'ye geçerken camilerle dolu silüeti gördü; ağlamaya başladı. Siz dedi "minareleriniz koruyun, camilerinizi koruyun. Burayı vatan yapan bunlardır. ABD önce bizim camilerimize saldırdı. Bizim vatanımızla, tarihimizle olan ilişkimizi koparmaya çalıştılar" dedi. Vatan böyle birşeydir. Bir müslümanın yaşadığı her yer vatan mıdır? Allah yeryüzünü müslümanlar için "mescid" kılmıştır. Vatansa başka birşeydir. Burası Anadolu, bin yıldır buradayız, hiç gitmedik ve gitmeyeceğiz de Allah'ın izniyle…

Arapların bütün bayraklarına bakın onları İngilizler çizmişti. Hiçbiri milli değil. Esad'ın bayrağı başka, muhalifler üç gün sonra başka bayrak yaptılar. Irak bayrağı Saddam Hüseyin döneminde başka, sonrasında başka. III. Selim'den beri ne kadar rejim değişti; bizim bayrağımız değiştirilemedi. Neden buna cesaret edilemedi? Gerçekten tarih, şeref, kan ve imanla yoğurduk ondan. İslam'ı bütün küffara karşı temsil eden bir bayrak. Dindarlık, İslamcılık, müslümanlık adına bu bayrağa düşmanlık beslenmesini anlayamıyorum.

İslamcı kesim vatansızlıkta geçmişte şahit olduğumuz kesimlerde rastlanan örneklerle aynı noktaya gelmediler mi?

Geldiler. Vatan imanla alakalı bir şuurdur. Vatan imanın bir şubesidir. Vatanınızı kaybettikten sonra herşeyi kaybedersiniz.

Kudüs sembolü üzerinden değerlendirilecek olursa aynı şey Türkiye dışında Kudüs'e gerçek anlam ve önem veren yok gibi… İslamcıların abarttığı gibi ümmeti geçtik, millet şuurunun bile tartışmalı olduğu konuşulur oldu.

İslamcılarda büyük kısım bunu bilmiyor. Şunu sormak lazım; Türkiye'de sadece dindar kesimler değil tüm vatandaşlarımız için, Çeçenistan, Bosna, Arakan, Filipinler, Sudan Türkiye'nin her kesiminde gündem olur. Ya Araplar için? Cezayirlinin gündeminde Filistin olabilir. Fakat onun gündeminde saydığım diğer topraklar yoktur, olmaz. Neden yok? Öyle ise bizde neden var? Büyük bir devlet geleneğinin mirasçısıyız. O yüzden. Genlerimizde var olan budur, biz millet olduğumuzdandır. Afganistan'ın gündeminde Kırım yoktur mesela? Ancak Türkiye'nin gündeminde Afganistan olur. İslami hareketlerin gündeminde bile yoktur. Hamas mesela? Bütün Hamaslı liderler konuşmasına şöyle başlar; ey müslümanlar, ey Araplar! Bir İslamcı bundan rahatsız olmuyor. Ama Türkiye'de biri ey müslümanlar, ey Türkler dese "vay faşist, ırkçı" diyecekler. Böyle birşey olabilir mi? Neden ondan rahatsız değilken bundan rahatsız oluyorsun? Sizi rahatsız eden şey ne ey İslamcı? İslam dünyasında ırkçılık yapmayan bir kavim varsa o da Türk'tür. Tarih boyu yapmamıştır çünkü.

Biz 2000'lere kadar Jöntürk zihniyetinin politikasından çektik. Baskının adı buydu. 2000'den sonra Batıcı JönKürtlük'ten çekiyoruz. Her ikisinde ortak nokta İslam düşmanlığı. Bir de bunlara eklemli İslamcılar var. Batıcı güce stepne, müslüman toplulukları idare misyonu üstleniyor. Almanlar Abdulhamid'in devrilmesinden sonra "Panislamcılık" dedikleri İslam Birliği yani "ümmetçilik"in akıl hocasının Almanlar olduğunu görüyoruz. İstanbul sonradan inkişaf ediyor. Alman basınıysa çok önceden başlamış bu propagandaya.

Abdulhamid döneminde de böyleydi. Ben İslamcılık ile İslami Hareketi burada ayırmak istiyorum. Olumlu bir niteleme yapılacaksa ben "İslami hareket" diyorum. İslam düşüncesiyle İslamcılık dediğimiz modern şeyi ayırdetmemiz lazım. Onun için de ne yazık ki İslamcı yapılar sol örgütlere benzediler. Sol örgütlenmedeki mantık nasılsa ona öykünen birşeye dönüştüler. FETÖ'ye yapılan operasyonlarda da bunu görüyoruz. Tutuklamalara, gözaltılara en başta itiraz edenler bu İslamcılar. Fetullahçıların yaptığı şey iktidarı ele geçirmek uğruna herşeyden, her türlü değerden fedakarlık edebilmekti; yeter ki güç ele geçsin. Şimdi FETÖ devlet açısından tehlike düzeyine geldiği için önemseniyor. Yoksa bazı yapıların mantalitesi aynı. Bu İslam'ın kendisinden kaynaklanmıyor Tamamen modernist bir yorum bu. Yalnız bu ayırım net yapılmıyor henüz toplumda. Yine de doğru anlaşılabilmesi için eleştirimi yaparken "sözde İslamcılar" diyorum.

Fazıl DUYGUN / MANŞET24

 



  • Google'a kaydet
  • digg'e kaydet
  • delicious'a kaydet
  • FriendFeed'de paylaş
  •   
  • facebook'ta paylas
  • Yazdır
  • Mail Gönder



 
Kuzey Koreli askerlerin günlük yaşamı fotoğraflandı
Kuzey Kore’yi ziyaret eden bir turist, ülkenin doğusundaki bir askeri bölgeyi fotoğrafladı. Karelerde, ülke lideri Kim Jong-Un'un askerlerinin günlük yaşamına dair çarpıcı detaylar bulunuyor.

En Çok Okunanlar